RSS
email

Hayat!

Anne ve babamız da olsalar “başkalarının aşkıyla başlayan”* ve “korunmuş tavanın altındaki” şu “güvenli beldede” hangi anda ve nerede saklı olduğunu bilmediğimiz son nefesimize kadar genellikle “başkalarının hınçlarıyla”* devam eden zamana biz insanlar ömür bu süre zarfında ortaya koyduğumuz pratikler bütününe de hayat diyoruz.

Hayatın var oluş sebebini ve dolayısıyla mahiyetini kavramak biz insanlar için kendimizi ve bu kainattaki yerimizi algılamamız açısından çok büyük bir öneme sahiptir. Zira her şeyin varlığının bir nedene bağlı ve başka bir sonuca matuf olduğu bu dünyada bu sorunun cevabı çok büyük bir öneme haizdir.

Yaşadığımız hayatı anlamak için kendimizi yaşanmakta olanın dışına çıkarıp yüksekçe bir yerden baktığımızda hayat dediğimiz bu olgunun biz insanlar için bir koşturmaca, oyun, eğlence ve dolayısıyla yanılsama olduğunu ve ölüm diye bir şey yokmuş gibi durmadan koşturan, çırpınan ve bir şeyler yapmaya çalışan insanların hiç benklenmedik bir anda gelen ve insanı oyunun dışına çıkarmanında ötesinde sahneden kaldıran ölümle birlikte “sanki daha önce hiç yaşamamış” gibi olduklarını görürüz. Bu açıdan bakıldığında ölümün gölgesi altında geçen bu hayat koca koca insanların oynadıkları bir çeşit evcilik gibi görünmekte ve böylece de abesle iştigal kavlinden kopuk ve dahi komik faaliyetler bütünü halini almaktadır.

Buna karşın bu koşturmacanın içinde hayatı yaşarken hayat biz insanlara hiçte öyle anlamsız gelmez. Zira yaşadıklarımız karşısında hissettiklerimiz bizim için anlamsız olamayacak kadar gerçekçidir ve insan bu hissettikleri sebebiyle başkalarına karşı planlar kurar, servet dediği hırsının ürünü metal, kağıt veya toprak parçaları birikimini elde etmek için çabalar ve bunları ele geçirir veya kaybeder ve hatta bunlar için başkalarının kanına girer. Hayatın barındırdığı bu çelişkiyi gördükleri için olsa gerektir ki Yunan filozofları “hayat düşünenler için komedi, hissedenler için bir trajedidir” demişlerdir.

Her ne kadar içine girmekte olduğumuz post modern çağda pek vurgulanmasa da geride bırakmakta olduğumuz modern çağda pek çok kişi hayatı bir raslantılar silsilesi olarak tanımlamışlardır. Buna karşı “bilenler için” raslantı diye bir şeyin olmamasının ötesinde hayat bu kadar ard arda raslantının oluşturamayacağı kadar karmaşık, canlı ve gerçektir. Ve sahip olduğumuz hayat kendi içinde çok güçlü bir sonsuzluk özlemi barındırır ve bu haliyle aslında sonsuz hayatın delilini uhdesinde barındırır.

Bilindiği üzere insan, olmayan bir şeyi tahayyül edemez ki onu arzulayabilsin ve ayrıca kendileri için sonsuz hayatın söz konusu olmadığı hayvanların sonsuz hayata yönelik bir yönelimleri ve beklentileri olduğu yönünde hiçbir delil de mevcut değildir. Buna karşın insandaki sonsuzluk özlemi ve bunun yansımaları hayatın her alanında çok yoğun olarak kendini göstermektedir.

Yine insanlar tarafından tahayyül edilen ve fakat var olmadığı düşünülen şeyler ise ya bizzatihi var olan şeylerin insan zihnindeki iz düşümleridir veya insanın var olan başka şeyleri bir birine karıştırarak ortaya koyduğu fanteziler topluluğudur. Fakat bu fantezilerin hiç birisinin insanların bütününün özlerinde taşıdıkları bir arzu ve özlemi ifade etmesi mümkün değildir ve bu realite de özünde sonsuzluk özlemi taşıyan insan için sonsuz hayatın ne kadar gerçekçi ve tartışılmaz olduğunu ortaya koymaktadır.

İçkin sonsuzluk arzusuyla donatılmış hayatın kendisi, hayatın dünya hayatı dediğimiz ve ölene kadar devam ettirdiğimiz faaliyetler bütününün ötesinde bir anlamı olması gerektiğinin açık delilidir. Ve bu idrak içinde ölüm bir sona değil geçişe karşılık gelir ve aslen üzerinde sonsuzluğu kaldırması mümkün olmayan bu dünyada yaşamakta olduğu fasit bir daire gibi dönüp duran bu hayatı insanın daha farklı değerlendirmesine ve ona bir hedef koymasına sebep olur.

Bu hedef insanın hayatına bir anlam da katmaktadır. Ve bu haliyle de yeryüzündeki bütün dinlerin ve pek çok felsefi yaklaşımın ortak paydasını oluşturmaktadır. Genel olarak bütün dinler yaşamakta olduğumuz bu hayatı bizlere “kimin iyi işler yapacağı kiminse kötü işler yapacağı” açıkça herkes tarafından bilinsin diye bahşedildiğini vaaz etmişler ve felsefeler geliştirerek bunun nasıllığını kendilerince ortaya koymuşlardır. Ve insan için bu hayatta elde edebileceği en büyük kazanımın erdem olduğunu ve erdemin biz müslümanların ahiret hayatı dediğimiz bu hayat sonrası hayatımızda mutlaka bizim en büyük yardımcımız olacağını vurgulamışlardır.

Bu bağlamda bütün kainatın sebepsiz sebebi olan Allah “kendinden öncekileri tasdik edici” ve “müjdeleyici ve uyarıcı” olarak Kulu Muhammed'in sadrına indirdiği Kur'an'da da bizleri erdemli bireyler olamaya çağırmakta ve özet olarak bize bir hayat yaşayacaksınız öleceksiniz ve hayatınızın hesabını vereceksiniz ve yaptığınız en ufak iyiliğin de kötülüğün de karşılığını göreceksiniz, bunu bilin ve artık ne yapabilirseniz yapın demektedir. Ve bunu bütün bahanelerin ve yalanlamaların ötesinde “o gün hesap görücü olarak da bize kendi nefislerimiz yeteceği” vurgusuyla desteklemektedir.

Hal böyle olunca biz insanların yaşadığımız hayat içinde bize bahşedilen en büyük nimet olan zamanı kullanma hususunda oldukça müsrif davrandığımız ortaya çıkmaktadır. Ve aslen bu müsrifliğimizin bizim üzerimizde oluşturduğu baskı da bize “can sıkıntısı” olarak tebarüz etmekte ve bilinç altı düzeyindeki zamanı doğru bir şekilde değerlendirememe endişesinin bizim üzerimizde oluşturduğu yüke de dert demekteyiz.

Gerçekten de “zamanın akıp gidişi” ve insanın onun karşısındaki tutumu göz önüne alındığında “insanın çok büyük bir kayıp içinde olduğu” ve bunun istisnasının sadece Allah diye bir varlığın olduğuna ve ona hesap verileceğine “inanıp”, O'nun var olduğu bilinciyle “övgüye layık işler yapanlar ve birbirlerine hakkı, sabrı ve merhameti tavsiye edenler olduğu” görülecektir.

Her şeye rağmen muhakkak ki insan yaşamakta olduğu bu hayatta bütün kayıplarını kazanca çevirebilecek bir fırsata da sahiptir ve çok iyi değerlendirilmesi gereken o fırsat da insanın yaptığı yanlışlar karşısında duyacağı gerçek bir pişmanlıkla tövbe etmesidir zaten pişmanlık ile pişmeyen kalpten gerçek bir tövbenin çıkması da mümkün değildir.

Şu halde yaptığı hatalar karşısında gerçek pişmanlık duyacak kalbe ve bu kalple tövbe etme erdemine sahip olanlara ne mutlu!


* Sebeb-i Telif/İsmet Özel

Bookmark and Share

0 yorum:

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce