RSS
email

Tacirin Çatlağı

Duydun mu Malezya'yı ve İslam'ın oraya nasıl gelip, orada nasıl yayıldığını? İlk taşıyıcıların kimler olduğunu ve neler yaptıklarını? Ve yaptıkları karşısında hangi entrikalarla karşılaştıklarını? Peki anladın mı hakla batıl mücadelesinin bir söylem kavgası, bir propaganda savaşı değil de aslen hayata bakış ve onu kavrayış farkı olduğunu? Ve sonuçta “inanıyorsanız sapıtmışlar size zarar veremezler” ilahi buyruğunun ne anlama geldiğini? Eğer bunları bilseydik daha iyi anlardık herhalde kendilerini “inananlar” olarak tanımlayan bizlerin niçin esen en hafif rüzgarlarda bile allak bullak olup rotamızı şaşırdığımızı?

Evet aynen kara Afrikanın iç bölgelerinde olduğu gibi bugün Malezya diye adlandırdığımız yerlere ve çevresine de hiçbir islam devleti veya müslüman ordusu gitmemiş ve müslümanlar hiçbir zaman için orada hakim güç olmamıştı.

Ve aslında kendisini dini yaymaya adamış hiçbir profesyonel misyoner veya tebliğci de oralara yerleşmemiş ve oralarda çalışma yapmamıştı. Zaten profesyonel misyonerler de genellikle ordularıyla birlikte giderler ve ordunun himayesinde çalışırlardı.

Fakat O bölgelere işi ticaret olan iki “mümin” pirinç tüccarı yerleşmiş ve ticaret yapmaya başlamıştı. Ama bunların ticareti bir başkaydı ve kendileri de genel tüccar tipine hiç mi hiç uymuyorlardı.

Bilindiği gibi tüccarlar genel olarak toplumlarının en açık göz ve tamahkar insanları olurlardı ama bunların yaptığı şeyleri ancak saflar ve kanaatkarlar ve hatta ellerindekini kazanmak için çok çaba sarf etmeyen inzivadaki dervişler yaparlardı.

Tüccarlar malı bir kuruş ucuza almak ve bir kuruş fazlaya satmak için diyar diyar dolaşırlardı. Ve alırken fiyatı kırdıkça kırar satarken de şişirdikçe şişirirlerdir. Ama bizimkiler yaptıkları ticarette alırken satanında hakkını da gözetiyor ve onu zor duruma düşürmemeye özen gösteriyorlardı. Ve satarken de malın fiyatını abartmıyor ve fırsat bu fırsat deyip kara borsacılık yapmıyorlardı. Normal tüccarlar daha fazla kar etmek için insanları daha az paraya daha çok çalıştırmanın yollarını ararken bizimkiler çalıştırdıklarına "yediklerinden yedirmenin giydiklerini giydirmenin" yollarını arıyorlar ve "kendileri için istediklerini onlar içinde istiyorlardı". Yani normal tüccarlar kar maksimizasyonu için atmadıkları takla bırakmazlardı ama bunlar optimum bir karla yetiniyorlar ve daha fazlası için insanları asla zorlamıyorlardı.

Bunlar ne biçim tüccarlardı? Görünüşte onlarda diğer tüccarlar gibi mal alıp satıyorlar, insan çalıştırıyorlardı ve amaçlarına hizmet ettiriyorlardı ama başka bir açıdan bakıldığında bizzatihi onlar gerek çalışanları gerek müşterileri gerekse tedarikçileri olan diğerlerine hizmet ediyorlardı. Ve bu sıra dışı halleriyle aslında “çatlak” veya “kafayı yemiş” unvanlarını hak ediyorlardı. Zaten sözde normallerin kendisine "deli demediği" kişinin imanı da tartışılırdı.

Zaman içinde “uyanıklarca” iflas etmesi beklenen ve kaale alınmayan “çatlakların” bu tutumları, bölgede yaşayan insanların alış verişlerinde kendilerini “ticari meta” değil de “insan” olarak gören ve gerekli saygıyı gösteren bu tüccarlarla alış verişlerini arttırmalarına neden oldu. Ve bunun sonucunda “çatlakların” ticari kapasiteleri artarken diğer “uyanık” tüccarların kapasiteleri azaldı. Ama “çatlaklar” yaptıkları rekabette diğerlerini yok etmeye çalışmıyor hatta düşene destek olarak onun da ticari hayatına saygı gösteriyorlardı. Fakat bu küçük ve orta ölçekli tüccarları da birbirlerine karşı kışkırtıp hepsini kullanan büyük tüccarların pek hoşuna gitmemişti.

Gerçi bu çatlaklar için pek de önemli değildi. Onlar için önemli olan kendilerine verilen en büyük sermaye olan ve sürekli kaybettikleri zaman karşılığında kaplarını, daha değerli olanı elde edecekleri amellerle doldurmaktı ve herşey gibi emek ve güçlerinin çoğunu alan ticaret bunun için sadece bir araçtı.

Aslında ticaret diğerleri içinde bir araçtı ama onların amaçları serveti ve dolayısıyla gücü, iktidarı ellerinde bulundurmak ve hakimiyet duygularını tatmin etmekti. Oysa madem ki ölüm vardı kaybedeceğin bir iktidarı ele geçirmeye çalışmak bir serabın peşinde ömür tüketmekten başka neydi. Tabi “uyanık” büyük tüccarlardan bunu anlamaları beklenemezdi. Zira dünya biz gibi onları da tamamen sarhoş etmiş, akıllarını başlarından almıştı.

Tezgahları bozulmaya başlayan “uyanık” büyük tüccarlar, uyuşturucusu azaldığı için krize giren uyuşturucu müptelaları gibi “çatlaklara” saldırmaya başlamışlardı. Piyasadaki etkinlikleri azaldıkça saldırıları şiddetlendi. Ve sonunda “uyanıklar”, “çatlakları” ticari oyunlarla alt edemeyeceklerini anlamışlardı. Zira artık “çatlaklar” toplumda “azizler” veya bizdeki “ermişler” gibi muamele görmeye ve desteklenmeye başlamışlardı.

Bu arada aramızda kalsın aslında “ne ticaretin nede alış verişin kendilerine Allah'ı anmayı” unutturamadığı bu çatlakların ortaya koydukları pratikleri, Allah'ın anmanın aslen dil ile değil bizzatihi gündelik hayatı yaşarken ve gündelik işleri yaparken ortaya koyulan pratiklerle olduğunun ifadesiydi. Ve bu da toplumun “aziz” veya “ermiş” dediklerinden beklenendi. Ve bunu ağızlarıyla onayladıkları halde “Allah yokmuş gibi” ortaya koydukları pratikleriyle “Allah'ın var olduğunu" inkar eden bizlerin hafsallarının bunu alması mümkün değildi. Bu durum farkı da gerçekte “iman eden” ile “teslim olan” arasındaki farktı.

Konumuza geri dönecek olursak “uyanık” tüccarlar “çatlakları” ticari oyunlarla yok edemeyeceklerini anlayınca başka oyunlar oynamaya ve senaryolar yazmaya başlamışlardı. Oysa “çatlaklara” göre onların da hayatta yerleri vardı. Ve “uyanıkların” zannının aksine onlar asla “uyanıkları” yok etmeye çalışmıyorlar fakat onların kendilerine tehdit olarak algıladıkları farklı ve “erdemli” bir pratiğin de mümkün olduğunu tüm insanlara göstermeye çalışıyorlardı.

Derken “uyanığın biri”, çatlakları “kral” marifetiyle yok etmeyi teklif etti ve senaryosunu ortaya koydu. Senaryoya göre “çatlaklar” bu “erdemli” pratikleri, erdemleri sebebiyle değil aslında halkın desteğini alarak kralı devirmek ve iktidarı ele geçirmek için yapıyorlardı. Aslında bu senaryoyu gerçekleştirmek için gerekli rüşvetlerle saray içindeki müttefiklerinden de destek almışlardı. Ve sonunda kralın huzuruna çıkıp iddialarını ortaya atmışlardı. Kralın huzurunda saraydaki destekçileri de onlarla ağız birliği yapınca kral “çatlakları” cezalandırmayı kabul etti ama önce sorgulanmaları ve yargılanmaları gerekiyordu.

O dönemde sorgulama ve yargılama demek doğrudan işkence etmek demekti. Ve “çatlaklar” kralın askerlerince tutuklanıp sorulanmaya başlamışlardı. Sorgucuların istedikleri “çatlakların” “kralı devirme iddiasını” kabul etmeleriydi. Oysa onlar böyle bir şeye asla tevessül etmemişler hatta belkide düşünmemişlerdi. Belki kralın da onların iman etmekte olduğu "hakikate" iman edip kendini ve toplumunu kurtarmasını istemişler ve hatta bu yönde dua etmişlerdi. Ama asla kralı devirmeyi ve iktidarı ele geçirmeyi düşünmemişler ve bunun için çalışmamışlardı. Kim bilir belki de içine düştükleri halde aslında muhtemel “dualarının” Allah tarafından kabulüydü (!?).

Yargılamayı bizzatiihi Kral yaptı, onca işkenceye rağmen “çatlaklar” asla böyle bir düşüncelerinin olmadığını söylüyorlardı. Kral “o zaman niçin diğer tacirler gibi değil de bu şekilde davrandıklarını” sordu.

Zira normal bir insan zihnine göre insanlar “başka hesaplar” dışında ne için başkalarına bu kadar hoşgörülü olabilir, bu kadar anlayış ve destek verirlerdi. Yine insanlar bu kadar hoşgörülü ve anlayışlı olmalarını sağlayacak kadar dünyadan uzaksalar toplumdan ele etek çekip inzivaya çekilmeleri gerekmez miydi?

Hem sosyal olup hem dünyadan el etek çekmek olacak şey miydi? Aşikardı ki bu “başka hesapların” göstergesiydi. Aslında kral da diğerleri de vicdanlarında gayet iyi biliyorlardı ki bu pek tabi mümkündü ve hatta olması gerekendi.

Derken “çatlaklar”, “dinimiz bize böyle emrettiği için öyle yapıyoruz ve biz başka şekilde davranamayız” cevabı vermişlerdi. Halbuki onlarla aynı dinden olduğunu iddia eden bizler dünde bugünde hep diğer “uyanıklar” gibi iş görmeyi marifet biliyorduk. Kral cevap ile “şok” oldu ve “o nasıl bir din öyle” diye sormaktan kendini alamadı.

Çatlaklar” da Krala İslamı temel öğretisi olan ve kendilerinin iliklerine kadar işlemiş bulunan Allah'ın birliğini ve üstünlüğünü hayatının geçiciliğini ve amacını, Allah'a hesap verileceğini anlattılar. Derken Allah herhalde muhtemel dualarının kabulüyle olsa gerektir Kral'ın kalbini İslama açtı ve Kral "bu devirde de hala böyle insanlar var mı?" diyerek şaşkınlığını ifade etti.

Ne gariptir ki her devirde insanlar, hayatın "ihlas" ve "erdem" ile yaşanması hususunda hep böyle düşünmüşler ve o tür insanların hep geçmişte kaldığına inanmışlardır. Oysa insan geçmişte de yaşanan anda da aynı insandır. Konumuza dönecek olursak kral bizim “çatlakları” serbest bıraktı ve onları daha iyi tanımak için yanında tuttu ve bir süre sonrada kendisi onların iman etmekte olduğu hakikate “iman” etti.

Toplum zaten “çatlakların” pratikleri sebebiyle İslama yani "asıl olana" hakikatinde kendi sahip oldukları inancında altında yatan ve tortuların ve efsanelerin altında kalan öze çok yakındı ve toplumda akın akın müslüman oldu.

Uyanıkları” mı sordunuz? Demin demiştim ya “çatlakların” “onları yok etmek gibi bir planları zaten yoktu” diye, onlar ticaretlerine devam ettiler ama artık eskisi gibi olmaları mümkün değildi. “Çatlakların” içtenliği, samimiyeti ve özverileri tüm toplum yanında onları da ister istemez değiştirdi.

Gökten elma düştü mü bilmem ama bu kıssadan benim payıma düşen hisse, ancak Allah'ın varlığından şüpheleri olmayan müminlerin yani içerinde bulundukları ortamlarda doğru, içten ve samimi pratikler ortaya koyacak kadar kendilerini değiştirmiş olanların iyilikten ve güzellikten yana bir değişimi başarabilecekleriydi.

Diğerlerinin kendilerinin bile inanmadıkları ve dolayısıyla içselleştirmedikleri ve bir hesabın sonucu olan değişim ve açılımlarının ancak küçük ayak oyunları olduğu ve hakikat adına hiç bir şey ifade etmediğiydi. Aslında bu iddialara kimseyi inandırmaları da mümkün değildi. Zira aslen iddia edenlerin bile inanmadıkları bir şeye diğerleri nasıl inansınlardı.

Bu yüzden değil mi ki iki “mümin” tacir iyisiyle kötüsüyle bütün Malezyayı değiştirdi de bir buçuk milyar müslüman daha kendi yaşadıkları toplumları bile iyiye ve güzele  yönlendirmek adına değiştiremediler. Buna karşın gün geçtikçe kendileri ötekilere daha çok benzemekteler.

Şu halde bu kıssadan hisse çıkarıp aklıyla kabul ettiğini kalbine de kabul ettirene ve böylece kendi hayatını dönüştürene ne mutlu!

Bookmark and Share

2 yorum:

Mustafa Çelebi dedi ki...

Üst üste rafine edilmiş,
Bana birkaç kitap okumadan tembelliğe alıştıran mükemmel yazın için çok teşekkür ederim Ahmet abi.

AmaTT dedi ki...

Ben ilgin için teşekkür ederim Mustafa kardeşim.

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce