RSS
email

Hatırlar mısın?

Hatırlar mısın bilmem bugün Yahudi dediklerimizin bir zamanların İslam toplumu olduklarını? Hani pek çok güzelliklere de imza atmışlardı. Mesela Süleyman'a omuz verdiklerinde. Hani bir ordu kurmuşlardı ya. Vadiye girdiğinde karıncaya “yuvanıza gidin de Süleyman'ın ordusu bilmeden sizi ezmesin” dedirtecek kadar hassas bir ordu. Hatırlarsın değil mi bunu duyan Süleyman'ın gülümseyerek Rabbine hamd ettiğini? Bilmiyorum ondan önce ve sonra haksız yere karıncayı bile incitmekten bu kadar imtina eden böyle hassas başka bir ordu kuruldu mu? Ve hatırlar mısın böyle bir ordu çıkaran böyle bir toplumun sembolü olduğunu Süleyman Mabedinin?

Yine hatırlar mısın bu müminlerin çocuklarının zaman içinde nasıl “namazı savsakladıklarını ve heveslerine uyduklarını”? Bu gidişin sonunda da nasıl “kendini (nefsini) ilah edineni gördün mü” Rahmani nefhasının muhattaplarından olduklarını. Ve heveslerinin peşinden koşan diğerleri gibi “aralarındaki kıskançlık sebebiyle” parçalara ayrıldıklarını. Toplumun ileri gelenlerini daim kayırırken suç işlediklerinde garibanını asla görmezden gelmediklerini. Kendileri hata yaptıklarında hoş görülmek istemelerine rağmen başkalarını asla affetmediklerini. Ve nasıl zamanla toplumda bir kayrılanlar sınıfı oluştuğunu. Bu arada Cumartesi yasağını çiğnedikleri günde olduğu gibi zahiren kurallara kati bir şekilde uyduklarını. Buna karşı aslında kuralların koyuluş amacını görmezden geldiklerini. Böylece ihlastan sapıp ahlaksızlık çukuruna düştüklerini. Ve şiddetli sarsıntılarla nasıl sarsıldıklarını.

Onlar zannettiler ki ahlaksızlık aslen cinsellikle alakalı bir haldi. Oysa asıl ahlaksızlık hikmeti ve dolayısıyla ahdi önemsememekti. Sonra iyice azdıklarında Allah onları sapkın ama azgın olmayan kullarıyla yokladı. Önce toplumu, sonra bir zamanların hatırasını ayakta tutmak için ayağa kaldırdıkları, fakat sonra neyin hatırası olduğunu unutup kendisini kutsadıkları “Süleyman Mabedini” yıktı.

Daha sonra yeniden yurtlarına döndüklerinde de bir daha o yaptıklarını yapmayacaklardı. Süleyman'ın hatırasına ve o muhteşem topluma yeniden hayat vermek için el ele verip o “Mabedi” yeniden ayağa kaldırdılar. Fakat önceki hastalıklar yeniden nüksetti hem bu sefer Davud ve Süleyman gibi güçlü kral peygamberler de yoktu hani. Yeniden “bizim” altında saklı duran “ben” uyandı. Yeniden kurallara uyar görünmenin kurallara uymak demek olduğu sapkınlığı onları çekti. Yeniden seçkinlik saplantısı onları sardı. Ben ateşi yeniden alevlendi.

Ama akıllarını başlarına toplasınlar diye Allah onları güçlü başka kullarıyla sıkıştırdı. Bu sıkıştırmanın da etkisiyle bir kurtarıcı beklentisi daha da arttı. Bir kurtarıcı, hani Davud ve Süleyman gibi. Bir kurtarıcı, onlara yol gösterecek. Bir kurtarıcı, onları bütünleştirecek. Bir kurtarıcı, düşmanlarını yok edecek. Bir kurtarıcı, onları muzaffer kılacak. Bir kurtarıcı, böylece onlara izzet verecek.

Roma sıkıştırdı. Kurtarıcı beklentisi büyüdü. Sonunda küçük bir kıvılcım dev alevlere döndü. Ama onlarda her arayanın veya bekleyenin düştüğü en büyük saplantıya düştü. Onlar kurtarıcı hakkında öyle senaryolar kurdular öyle şekillendirdiler ki adeta resmettiler O'nu. Oysa onlara düşen lütfun nasıl olması gerktiğini belirlemek değil bizzat onu beklemek ve O'na teslim olmaktı.

Rabbin lütfu onlara ön işaretlerle geldi. Önce Zekeriya Meryem'le desteklendi. Gelişiyle önce “Mabette” oluşan gelenek dinini yıktı. Zira doğmadan önce annesi onu “Mabede” adadı. Doğanın kız olduğunu gördüğünde de adağından caymadı. Oysa “Mabede” kızlar alınmazdı. Ama Allah adağı kabul etti ve “Mabedin” kapıları Meryem'e açıldı. Öyle temiz, öyle paktı ki melekler onu selamlardı. Ve bir gün doğuda bir yere gittiğinde. Kutsal Ruh onu selamladı. Ve onu doğacak olanla müjdeledi. Oysa onun eline dahi daha önce hiçbir erkek eli dokunmamıştı.

Doğacak olan doğup annesi onu emir uyarınca şehre götürdüğünde annesini ayıplayanlara "Bakın, Allah'ın kuluyum ben. O bana ilahi mesaj bahşetti ve beni peygamber yaptı, ve nerede bulunursam bulunayım beni kutlu ve erdemli kıldı; yaşadığım sürece bana salatı, arınmak için vermeyi emretti; ve anamı saygıyla gözetmemi; ve beni merhametten yoksun bir zorba kılmadı. Bunun içindir ki, doğduğum gün selam benim üzerimdeydi; öleceğim gün ve hayata yeniden döndürüleceğim gün yine benim üzerimde olacaktır!" diyerek ilk önce annesini temize çıkardı sonra kim olduğunu ilan etti.

Kendilerinden olan kral Herod O'nu öldürmek için seferber etmişken ordusunu, uzaktan gelen 3 bilge ve 1 Romalı komutan O'nun önünde eğildi. Ve kaçırdılar Mısır'a O'nu ve annesini. Yıllar sonra geri geldiğinde zamanı gelene kadar kimliğini gizledi.

Ve artık vakti gelmişti ki O'nu alimiyle cahiliyle herkesin kendilerini vaftiz etsin diye gittikleri ve peygamber olarak gördükleri Yahya “senin elinle benim temizlenmem gerekirken sen mi bana geliyorsun?” sözleriyle karşıladı. Artık görev başladı doğuşu ve bebekken konuşması zaten mucizeydi ama yetmezdi. O mucize göstermiyordu adeta saçıyordu. Bu yaptıkları kimsenin O'nun kim olduğundan şüphesi kalmasın diyeydi. Kısaca sordu “sizin Mesih dediğiniz ne yapar?”, sonra Mesih'in yapacağını söyledikleri her şeyi yaptı.

Fakat onlara asıl mesajını “Sizler yeryüzünün tuzusunuz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ne ile ona tuz tadı verilebilir? Artık sokağa atılıp ayaklar altında çiğnenmekten başka hiçbir işe yaramaz. Sizler dünyanın ışığısınız. Dağ üstündeki kent gizlenemez. Kimse bir ışık yakıp da onu ölçek altına koymaz. Bunun yerine onu şamdana koyar. Böylece evdekilerin hepsi aydınlanır. Işığınız insanların önünde öyle parlasın ki sağlıklı işlerinizi görsünler ve göklerde bulunan Rabbinizi yüceltsinler.” sözleriyle verdi.

Bu mesajla diyordu ki siz yeryüzünün bozuşmasını önleyen kimselersiniz ve öylece davranıp, kendinize çeki düzen vermelisiniz. Ve kim olduğunuzu gizlemeden Allah'ı hayatınızın tam ortasına koyarak öyle bir hayat yaşamalısınız ki sizi görenlerin Allah'ın varlığından şüpheleri kalmasın ve sizin gibi insanları yarattığı için O'na hamd etsinler.

Bu, görünüşü kurtarıp malı götürmeye alışmışların hiç hoşuna gitmedi. Onlar muhtemelen “nereden çıktı bu herif şimdi?” diye düşünmüşlerdi. O mucizeleri adeta saçtıkça ve insanlar etrafına toplandıkça bu sözde alimler sınıfı O'na karşı savaş açtı. O'nu şeytanın yardımcısı ilan ettiler. Oysa onlar çok iyi bilirlerdi ki şeytan asla vicdanlara hitap etmez ve insanları dürüst olmaya ve adalet, merhamet ve içten bağlılığa (ihlas) çağırmazdı.

Fakat O onlara karşı hatırlatmaya devam etti ve şekli kutsayıp amacı göz ardı edenlere dedi ki “Şabat insanlar içindir, insanlar şabat için değil”. Evet insanlar Şabatı ihya etmek için yaratılmamışlardı ama Şabat yasağı insanları bir yere taşımak için var edilmişti aynen “o ağacın” yasak oluşu gibi. Ama kendileri o taşınmak istenen veri hayal dahi edemeyen fakat onu sadece taklit edebilenler için önemli olan yasağın ta kendisiydi. Zira dünyaya böyle saplanıp kalanlar ne bilsindi o taşınmak istendikleri yer nasıl bir şeydi.

Kendilerini Allah yoluna adadıklarını iddia edenler gerçekte hakikati görünce onun önünde boyun eğen ve ona bütün benliğiyle destek olan bir fahişe kadar bile olamamışlardı. Ve ölü bedenlere hayat veren Mesih'in nefesi “kin, kibir, riya, haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet ve kahkaha” ile taşlaşan kalplere etki edemedi.

Çatışma alevlendikçe mucizeleri görüp etrafında toplananlar iş ciddiye binip “kıymet sahibine” sahip çıkmaları ve böylece sorumluluk almaları gerekince yavaş yavaş onu terk etmişlerdi. Nede olsa bazı pragmatik reel politikçi alimleri basit bir çözüm bulmuş ve “Bir ulusun yok olmasındansa bir kişinin yok olması daha iyidir” demişlerdi. Oysa “O'nun ayağına diken batmasındansa” tüm anlamını kaybetmiş hayatların ve hatta dünyanın yok olması çok daha iyiydi.

En son Mesih “onlardaki inkarı sezince kimdir benim yardımcılarım?” diye sorduğunda sadece bir avuç insan “biziz Allah'ın yardımcıları” diyebildi. Ama onların en ileri gelenleri bile Mesih'i tanıdığını “horoz ötmeden” üç kez inkar edecekti.

Bu çekişme ve batılda ayak diretme sonunda Mesih, gelmesini bekleyen, yolunu gözleyen ve bunların da ötesinde gelmesi için yüzyıllarca yalvaranlarca önce inkar edildi, sonra terk edildi ve ihanete uğradı.

Aslında O onların beklediği Mesih de değildi. Zira O “ancak doğrular doğru bir hayat tesis edebilir” düsturuyla onlara kısaca “dünyaya çeki düzen mi vermek istiyorsunuz önce kendinize çeki düzen verin”, “dünyaya mı hükmetmek istiyorsunuz önce kendinize hükmedin” demişti. Oysaki onlar kendilerini değil diğerlerini hizaya sokacak bir Mesih bekliyorlardı. Nede olsa onlar zaten doğruydu sorun hep diğerlerindeydi.

Ne mi oldu bundan sonra?

Onlar bununla alemlere örnek olma vasıflarını kaybettiklerinde. Ve azgınlıkta iyice ilerledikleri bir sırada Allah putperest “güçlü kullarını” onların üzerine saldı. Çünkü artık farkları kalmamıştı niçin onları tercih etsindi? Ve o kullarının elleri ve ayaklarıyla aynen Mesih'in tuz meselinde ifade ettiği gibi tadını yitirenleri ezdi geçti. Ve sonra Mesih ile birlikte hayali de yok olan Süleyman dönemi toplumun o kutsal mabedini yıkıp yok etti. Onun yerine putperest mabedi kurdurdu.

Belkide bununla bize demek istedi ki O'nun için önemli olanın mekanların varlıklarının devam etmesi değil, onların temsil ettiği değerlerin hayat bulması olduğuydu. O değerler yok olduktan sonra ne o kutsal kabul edilen mekanların nede lanetli mekanların O'nun için bir farkı olmadığıydı.

Böylece onlara gösterdi ki onlar O'nun için vazgeçilmez değildi. Ve sonra onların yerine onlardan daha hayırlısını getirdi. Ve “Paran'da insanların üzerine ışıdı.

Evet muhakkak ki biz de O'nun için vazgeçilmez değiliz. Ve bizde O'nun rızasını cezbedecek işler yapmayı terk ettiğimizde. Daha doğrusu O'nu terk ettiğimizde. Ne sahip olduğumuz isimler nede ağzımızdaki ezberler ne de kutsadığımız mekanlar O'nun için bir şey ifade ederdi.

Şu halde bu dünyada doğru ve erdemli bir hayat sürmenin kıldan ince kılıçtan keskin bir yolda yürüme azim ve hassasiyeti gerektirdiğinin idrakinde olan ve bu idrak doğrultusunda adım atanlara ne mutlu!

Bookmark and Share

4 yorum:

Adsız dedi ki...

Gerçekten Güzeldi Paylaşımların Devamını Dilerim

AmaTT dedi ki...

İlginiz için teşekkür ederim, elimden geldiğince devam edeceğim.

okur dedi ki...

ayetleri incilden sözleri yerleştirmeniz çok güzel tam olarak yerini bulmuşlar. yazılarınızı ayetlerle desleklemeniz gayet verimli ve başarılı tebrikler

AmaTT dedi ki...

İlginiz için teşekkür ederim. Malumunuz olduğu üzere ayetler biz yaşadığımız hayatın hakikatini daha iyi idrak edelim diye bize açıklanmıştır. Bundan dolayı ayetleri yaşamakta olduğumuz hayatın temel ilkeleriyle ilintilendirmek olmazsa olmazıdır.

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce