RSS
email

Yûsuf ve Kardeşlerinin Düşündürdükleri ...

İnsan her şeyden önce noksandır ve noksanlığını tamamlayacak olana tutkundur. Bu tutkunluğu sebebiyle kendinde eksik olanlara sahip olanlarla birlikte olup onlardan faydalanmak ister. Ve herkeste bir şeylerin fazla buna karşın başka bir şeylerin de eksik olması sebebiyle insanlar tarih boyunca hep topluluklar halinde yaşamışlar ve bunun sonucunda da yeryüzünde büyük şehirler kurmuşlar ve böylece yeryüzünde hep birlikte hayat tesis etmişleridir. Bu eksiklik tatmini insanlar arasında sadece zorunlu ittifaklara değil çoğu zamanda çok büyük rekabetlerin oluşmasına da neden olmuştur ve hala olmaktadır. Ve aslen insanlık tarihi dediğimiz olguda en çok ilgi çeken olaylar bu rekabetler sayesinde vuku bulmuş ve hala dahi vuku bulmaktadırlar.

Bu açıdan bakıldığında aslında bize diğerlerinden fazla olarak bahşedilen özellikler bizde eksik olup talep ettiklerimiz karşılığında diğerlerinin hizmetine sunmak zorunda olduğumuz nimetler olarak tebarüz etmektedir. Ama cimri yaratılışından olsa gerektir ki insanlar genellikle az verip çok almak isterler. Buda ister istemez insanlar arasında çekişmelere ve ileri boyutlarda toplumda çatışmalara neden olur.

İnsanın en büyük hastalığı olan “bencillikten” beslenen bu sözde “uyanıklık” gerçekte diğerlerine “saygısızlık” hali aslında insanın kendi varlık sebebini idrak etmekten uzak olmasıyla alakalı bir durumdur. Ve bu uzak oluş insanın bu hayatı yaşarken hayatını asli mecrasından saptırmasına ve böylece kendisinin sapa yollara itilmesine ve nihayetinde insanlıktan çıkmasına neden olur.

Peki akıl gibi keskin bir nimetle donanmış insanı bu sürecin içine sokan nedir? Ve niçin insan tüm donanımına rağmen kendi gerçeğini göremez veya görmek istemez?

Bu soruların cevabı aslında insanın yargılarına etki eden faktörlerin neler olduğu sorusuyla doğrudan alakalıdır. Acaba insan hüküm verirken saf akılla mı hüküm verir yoksa bu hüküm verme sürecine etki eden başka faktörler de var mıdır?

İnsan davranışları incelendiğinde açıkça görülecek olan insanların davranışlarını belirleyen asli unsurların çoğu kere akıl değil buna karşılık duygular olduğu ve insanların zaman zaman birbiriyle de çelişen çok çeşitli duyguların etkisiyle hareket ettiği olacaktır. Buradan da anlaşılacağı üzere sanıldığının aksine insanda çoğu kere akıl duyguları yönlendirmez fakat duygular aklı yönlendirir ve aklın talepleri uyarınca çalışmasını sağlarlar.

Bu açıdan bakıldığında Yûsuf ve kardeşlerinin hikayesi tam bir ibret abidesidir. Zira tüm bilgilerine ve bu bilgilerin neyi bildirdiğini idrak etmelerine rağmen Yâkub'un çocukları olan Yûsuf'un kardeşleri içlerini kasıp kavuran kıskançlık duygusuna yenilmişler ve o kılı kırk yaran keskin akılları da bağırlarını yakan kıskançlık ateşinin kuyruğuna takılmış ve Yûsuf'tan kurtulma planları yapmalarında onlara yardımcı olan en büyük araç olmuştur. Oysaki o aklın veriliş amacı insanın bu tür hesaplar yapması değil de insanın ve hayatın hakikatini kavraması ve bu kavrama uyarınca insanın kendisini konumlandırmasını ve istikametini belirlemesini sağlamaktır.

Ve Yûsuf'un kardeşlerinin durumları o kadar vahimdi ki bu cürümü işledikten sonra tövbe edip salihlerden olacaklarını ifade ederken aslında kıskançlık örneğinde ortaya koyulduğu üzere bu tür şeytani duyguların kuyruğuna takılan aklın hakikati de nasıl çarpıtabildiğini açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Ve bu gerçekte hakikati yorumlayışı sürekli olarak bastırılmış veya bastırılmamış duygularının etkisinde savrulan bizler için çok açık bir uyarı niteliğindedir. Zira bizim kararlarımız genel olarak yaşadığımız olaylardan doğrudan etkilenir ve ancak “kendisini gerektiği üzere tanıyanlar” hükümlerinin bu duyguların etkisinde olup olmadığını tespit edebilir ve böylece hakikati kavramasının önündeki en büyük perde olan kendini aşabilme ve “merhamet, tevazu, ıshar, cömertlik, adalet, kanaat ve hilm” gibi rahmani hassasiyetlerle hareket etme erdemine erişebilirler.

Bu sebepten dolayıdır ki kendi gerçeğini gerektiği üzre idrak etmiş insanlar kendini (duygularını) kontrol etmenin önemine vurgu yapmışlar ve duyguların özellikle de kötü kabul edilen kin, kibir, riya, haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke ve bunların temelinde yatan bencilliğin insanın hakikati kavramasının ve gerçek bir insan olmasının ve insana yakışır doğru pratikler ortaya koymasının önündeki en büyük engeller olduğunu ifade etmişler ve sahip oldukları bu duyguları kontrol altına alabilmek için bütün ömürleri boyunca yöntem araştırmışlar ve kendi benlikleriyle mücadeleyi hep ön planda tutmuşlardır.

Bu bağlamda kendini kontrol etmede ciddi mesafeler kat eden insanlar toplumda da ciddi izler bırakmışlar ve toplumun ideale yaklaşmasına ciddi katkılarda bulunmuşlardır. Yûsuf'un kuyu, kölelik ve zindandan oluşan ilk dönem hayatı ve sonrasında toplumda saygın bir konuma yükselmesi ve toplumu şekillendirmede kayda değer katkılar yapması da bu açıdan değerlendirilebilir.

Gerçekte bu bastırılmış veya bastırılmamış duyguların insan hayatındaki rolü çok aslidir. Bunlar insanın hareketlerinin (amellerinin) temeli olan niyetini belirlemekte ve insanın niyeti de insanın kaderi olmaktadır.

İslam tarihi boyunca çok tartışılan “ismet” veya bir başka ifadeyle “masumiyet” konusu da hata yapmamaktan ziyade aslında niyetlerle alakalı bir durumdur. Zira niyeti kötü olan yani niyetinin temelinde “kin, kibir, riya, haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke” yani bunların da temelinde yatan “bencillik” bir başka ifadeyle dünyaya kendini merkeze koyarak bakmak bulunan kimsenin yapacağı en övgüye layık eylemler (salih ameller) bile o kişi için olumsuzlar hanesine yazılacak iken niyeti iyi olan yani niyetinin temelinde “merhamet, tevazu, ıshar, cömertlik, adalet, kanaat ve hilm” yani bunların da temelinde yatan diğerkamlık bir başka ifadeyle dünyaya diğerlerini merkeze koyarak bakmak bulunan kimsenin yapacağı hatalar bile o kişinin olumlu hanesine yazılacak ve bu kişi bu yaptığı hatalardan bile sevap kazanacaktır.

Böylece bencil kişi bu dürtü temelinde yaptıklarına karşılık sürekli kötü puan toplarken diğerkam kişi bu dürtü temelinde yaptıklarına karşılık sürekli iyi puanlar toplayacaktır. Ve doğal olarak böyle bir kişi diğerleriyle kıyaslandığında elbet “masum” olacaktır. Yoksa bu “masumiyetin” birilerinin iddia ettiği gibi asla hata yapmamak olaması mümkün değildir, zira bu düşünce insan gerçeğiyle çelişen bir durumdur.

Gerçekte insanın insan olması hasebiyle kötü kabul edilen bu hasletlerden tamamen kurtulması mümkün değildir, ama bu kötü hasletleri sürekli kontrol ederek onların kendisine ve amellerine zarar vermesini engelleyecek düzeyde kalmasını sağlayabilir. Kontrol edilebilir haliyle bu duygular insanın hayatı donuk değilde daha coşkun yaşamasını ve insanın çevreyle olan ilişkilerinde daha aktif olmasını sağlarlar.

Çeşitli verileri bir mantık örgüsü içinde kıyaslayarak daha sonraki işlemleri için sabitler tespit eden ve bu sabitler üzerinde mantık örgüsüyle karşılaştırmalar yaparak işleyen akıl gerçekte insana vahiy ve ilhamı yani kalbî olanı insanı sarmalayan şartlar uyarınca doğru yorumlayıp bu yorumlar uyarınca bu mesajları somutlaştırması için bahşedilmiş en büyük nimetlerden biridir. Buna karşı akıl insandaki duygular denizinde bir sandal gibidir ve bazı iddiaların aksine insan dediğimiz bütün içinde bu duygulardan bağımsız olması asla mümkün değildir. Bu haliyle akıl insanda kabaran duyguların oluşturduğu hassasiyetler ve geçmiş tecrübeler uyarınca kişiye sürekli neyi nasıl yapması gerektiğini söyler durur.

Bu açıdan bakıldığında kinin kuyruğuna takılan akıl, kin duygusunun tatmin olmasına yönelik projeler üretirken, merhamete tabi olan akıl, bu duygunun gereğince projeler üretecektir. Düşmanlık duygusunun kuyruğuna takılan akıl, bu duygu uyarınca projeler üretip düşman kabul ettiğinden gelen her tür iyi mesajı görmezden gelecek veya olumsuz şekilde yorumlayacak ve nihai aşamada düşman bellediğine zarar vermek için proje üreticekken adalet duygusuna tabi olan akıl, bu duygu uyarınca projeler üretip ona göre tavırların belirlenmesine yardımcı olacaktır.

Burada bahsedilen elbette üzerine çok düşülmüş saplantı haline gelmiş duygular ve onları bağırlarında taşıyanlar için geçerlidir yoksa sıradan insan genel olarak bu rahmani ve şeytani duyguları aynı anda hisseder ve bu yüzden sürekli olarak yalpa yapar ve çelişkiler içinde yüzer. Bazen hırsıyla hareket ederken bazen kabaran merhameti uyarınca hareket eder. Bazen tamahla hareket ederken bazen kanaatle hareket eder ve bu haliyle işlenmemiş ham bir cevheri andırır.

İnsan kendisinin bu durumunu da ancak ciddi bir sorgulama süreci sonunda aklıyla tespit edebilecektir. Ama aklı böyle bir sürecin içine sokabilmek için kişinin çok ciddi bir şekilde sarsılması ve “kötülüğü emreden nefs” konumundan “kendini kınayan nefs” konumuna yükselmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde insan aklı, kendi gerçeğini ciddi manada sorgulama gereği duyacaktır.

Bu bağlamda da “temiz akıl sahipleri” kavramı da gerçekte rahmani duygular olan “merhamet, tevazu, ıshar, cömertlik, adalet, kanaat ve hilmi” yani bencilliği değil diğerkamlığı esas alan kimseleri kast etmektedir ve yalnız onlar hayatı yaşarlarken karşılaştıkları sorunlara sufli arzularının oluşturduğu yapmacık hassasiyetleri ile değil de “el-Hakîmin” rızası doğrultusunda “hikmet” ile çözüm bulurlar.

Dolayısıyla biz Hz. Adem'den bu yana rahmani değerlerin taşıyıcısı olarak mesihi misyonu yüklenen müslümanlar, misyonumuzu yerine getirmek için ihtiyaç duyduğumuz kılavuz olan Rahman'ın ayetlerini, bencilliğimizin meyvesi olarak ortaya çıkan ve gözümüzü kör, kulağımızı sağır eden ve bizi sarhoş ederek rahmani hassasiyetlerimizi yok eden “kin, kibir, riya, haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfkeyi” değil de insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesinin sonucu ortaya çıkan ve kendini bilmesini sağlayan “merhamet, tevazu, ıshar, cömertlik, adalet, kanaat ve hilm” gibi rahmani hassasiyetleri esas kabul eden akıl ile yorumlamak ve bu yorum uyarınca enfüsten afaka tüm hayatı yeniden şekillendirmek zorundayız.

Ancak bu şekilde bize verilen hilafet görevini hakkıyla yerine getirebilir ve yeryüzünü herkes için yaşanır kılabiliriz. Aksi takdirde bencillik ve onun ürünleriyle hareket edenler için hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı asla son bulmayacak yakıcı çekişmeler ve çatışmalarla dolacaktır.

Şu halde keskin aklını bencilliğinin kölesi yapanlardan olmayıp diğerkamlığa hizmetkar edenlere ne mutlu!

Bookmark and Share

2 yorum:

gkn dedi ki...

Merhaba.Öncelikle kalemine, yüreğine sağlık abi.
Yazıyı okurken yazıdaki bi yer dikkatimi ayrıca çekti.
"yalnız onlar hayatı yaşarlarken karşılaştıkları sorunlara sufli arzularının oluşturduğu yapmacık hassasiyetleri ile değil de “el-Hakîmin” rızası doğrultusunda “hikmet” ile çözüm bulurlar."
Ben hassas olmanın sadece iyilik ve merhamet duygusundan kaynaklandığını zannederdim.fi emanillah.

AmaTT dedi ki...

İnsanın öyle bir hassasiyete sahip olması için elbette iyilik ve merhamet gereklidir ama tekbaşlarına yetmezler ve hikmet ile beslenmeyen hiç bir şeyde hayır yoktur.

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce