RSS
email

Ademin Hatırası İbrahimin Çağrısı

Unutmak gerçekte Allah'ın biz kullarına bağışladığı en büyük nimetlerden biridir. Unutarak bizi şok eden, baş edemeyeceğimiz pek çok sorunumuzun üstesinden geliriz ve bu sayede pek çok yaramız kabuk bağlar ve iyileşir. Toplumsal ve kişisel travmaların hayatı yaşanmaz kılan acısı unutma nimeti sayesinde hafifler. Ve insan her şeye rağmen hayatı yeniden başlatma gücünü ve dinginliğini kendinde bulabilir.

Fakat insan hayatı hep unutması gereken şeylerden oluşmaz, insan hayatında bazı şeyler vardır ki asla unutulmaması gereken şeylerdir bunlar. Bunlar daha çok kim olduğumuza, nereye ait olduğumuza, nereden gelip nereye gittiğimize ait konular olup Allah katında “sinek kanadından daha değersiz olan” ve bizim “üzerinde sakin sakin dolaştığımız beldeye” ve yaşamakta olduğumuz hayata anlam katan asli ögeyi özlerinde taşırlar.

Bu asli ögelerin belkide Allah'ın Settar (Örten) adının tecellilerinden biri olan unutmanın örtücü etkisinden kurtarılmaları gerekir. Unutmanın bu örtücü etkisini en aza indirmek ve insanı, varlığının hakikati hususunda bilinçli tutmak amacıyla olsa gerektir ki insan psikolojisini yaratan Allah Hz. Adem'den bu yana insanların belirli aralıklarla kendilerine telkinde bulunmalarını ve böylece insanın sürekli bilinçlilik halinde kalmasını temel ibadet yöntemi olarak vaaz etmiştir. Ve bu ibadet şekilleri Hz. Adem'den bu yana çok az değişerek gelmiştir.

Yine “kendinden öncekileri tasdik edici olarak” gönderilen Kur'an'a “zikir” (hatırlatma) ismi vererek onun aslen, hayatın koşturmacaları içinde unuttuğu asli şeyi yani insanın bu dünya üzerindeki hayatının er geç bir gün sonlanacağını ve yaptığı “zerre miktarı hayır” ve “şerrin” kaşılığını ölüm ötesi hayatında mutlaka göreceğini insana bildirir ki bundan sonra artık “inanan bilerek inansın inkar eden bilerek inkar etsin”.

Bilindiği üzere insanlar, kendilerine unutmamaları gereken şeyleri hatırlatması için gözle görülür elle tutulur somut işaretler, aletler, cisimler edinirler ve bunları saklar ve hatta üzerlerinde taşırlar. Buna benzer şekilde Allah'ın da yeryüzünde insanlara kim olduklarını hatırlatacak “nişaneleri” vardır ve bu “nişanelere” hürmet göstermek insan için nişanenin sahibine hürmeten olmazsa olmazdır.

Bu nişanelerin başında da bize Kur'an'da muhtemelen Mekke'nin bir zaman için unutulup gitmeden önceki hali olan “Bekke'de” yapıldığı ifade edilen yeryüzündeki ilk mabet gelmektedir. “Bekke'deki” mabet belki kimilerinin iddia ettiği şekilde Nuh Tufanıyla belki de insanların, dışarıdan toprak taşınmaz ise hiçbir şeyin ekilemeyeceği kadar dağlık taşlık olan o kurak bölgeyi yaşanmaz bulmaları ve yeryüzünün daha yaşanır bölgelerine göçmeleri ve zamanla da orayla bağlarının kopması sonucu kaybolmuş ve bu hal binlerce yıl boyunca bir çeşit hafıza kaybı şeklinde sürüp gitmiştir.

Bilindiği üzere bu hafıza kaybı Hz. İbrahim'in o mabedin yerini bulma tutkusunun sonucunda Allah'ın lütufuyla kendisine “Beyt'in” yerini işaret etmesine ve kuş uçmaz kervan geçmez dağlık taşlık, kurak vadiye aslı kölelik olan kulluk bilincine daha iyi varsınlar diye yerleştirdiği ve Allah'ın önce zemzem ardından oradan geçmekte olan bir kavimle desteklediği oğlu İsmail büyüyünceye kadar devam etti. İsmail'in büyümesiyle binlerce yıllık hafıza kaybı Kabe'nin inşası ve “ona yol bulan herkesin onu ziyaret etmesi Allah'ın üzerindeki hakkıdır” ayetinde ifade bulan İbrahim'in çağrısıyla son buldu. Belki de bu tutkusu ve tutkudaki sebatı sebebiyle Hz. İbrahim diğer peygamberler arasında tebarüz etti ve Allah'ın Kur'an'da “Millet-i İbrahim” diye ifade buyurduğu bir anlayışın sahibi olarak peygamberler arasındaki seçkin yerini aldı. Ve Hz. Süleyman “Tapınak Tepesine” yaptığı “Süleyman Mabedini” veya bizdeki adıyla “Mescid-i Aksa'yı” da Kabe istikametinde yaparak kıblesinin yani aidiyetinin neresi olduğunu açıkça gösterdi.

Hz. Adem'den bu yana hakikatin ve dolayısıyla tüm kainatla uyumun ifadesi olarak Allah'ın mesajının yaşayan numuneleri olma göreviyle Mesih-i misyonun yegane temsilcisi olan Müslümanlar Allah'ın bu “nişanesini” ibadetlerinde merkeze koyar ve o nişaneye yönelerek gerçekte kendi gerçekliklerine ve aidiyetlerine yönelirler. Böylece tarih içinde seyahat ederek kendi yerlerini hatırlarlar ve bu hatırlamayla kim olduklarını idrak ederler. Belki de bu hatıranın etrafında pervaneler gibi döner ve yine bu hatıranın önünde eğilirler. Bu anlamda hacer'ül esved'i diğer taşlardan ayıran özellik belki de onun “Bekke'de” yapılan ilk beyte ait taşlardan kalan bir taş olmasıdır ve belki de bu yüzden Hacer'ül esved'e “ey taş sen taşlardan bir taşsın seni sırf peygamber öptü diye öpüyorum” diyen Hz. Ömer'e o sırada yanında bulunan İlim şehrinin kapısı Hz. Ali “O iş senin dediğin gibi değildir ya Ömer” diyerek karşılık vermiştir.

Biz Müslümanlar'dan “ona yol bulanlar” hatırayı bütün benliğiyle yaşayarak ve kim olduğumuz idrakine vararak “Allah'ın üzerimizdeki hakkını” ifa etmek üzere Hz. İbrahim'den buyana binlerce yıldır dünyada fiziksel olarak oradan çok daha güzel yerler varken kuru dağ taştan başka bir şey olmayan ve tabiri caiz ise “ot dahi bitmeyen” ve bu haliyle bile bize yaşadığımız “beldenin” hakikati hakkında temel bir mesaj veren O mekana adeta akmaktayız.

O mekanı bizlerin gözüne güzel gösteren o mekanın ortasında çakılı bulunan Kabe ve onun temsil ettiği hatıradır. Ve o hatıra elbette pek çoğumuz için kendimize ait pek çok hakikatin gün yüzüne çıkmasını sağlamaktadır.

Aslında o hatıra bize Hz. Ademi, Hz. Havva'yı ve mekanın kendi fiziksel özelliklerini işaret ederek bu diyarın bizim için bir sürgün yeri olduğunu, onun derelerine – çaylarına, yemyeşil ormanlarına, mavi denizlerine, incisine – mercanına, şelalesine – çağlayanına aldanmamamız ve gönül vermememiz gerektiğini ve bu sürgünün de her sürgün gibi geçici bir süreyi kapsadığını, bu sürgünün önünün ve ardının olduğunu, ardında bu sürgündeki günlerimizi değerlendirişimiz hususunda hesaba çekileceğimizi ve onca uyanıklığına rağmen “zamanı kullanma hususunda insanın hüsranda” olduğunu adeta haykırır. Ama orada “insanlar için hazırlanan hayır” sadece bu değildir elbette, Hz. Adem'in her renk ve ırktan kadın-erkek çocukları orada her tür sınıf, rütbe ve kisveden arınarak toplanırlar. Burada birbirleriyle omuz omuza Adem'in hatırasına yönelerek, onun önünde secde ederek bunca farklılıklarına rağmen aslında aynı orijine sahip kardeşler olduklarını tüm benlikleriyle idrak ederler ve o hatıranın etrafında pervaneler gibi dönerek bunu teyit ederler.

Bu hatıra bize yine ne kadar çok bilirsek bilelim, ne kadar çok uyanık olursak olalım, ne kadar çok üstün özelliklerimiz olursa olsun “Ondan yiyen” (zokayı yutan) Adem'in çocukları olarak bizimde her daim zoka yutma potansiyelimiz olduğunu dolayısıyla bu bilinçle “ne boyca dağlara erişebilen ne de tepinerek yeri delebilen” bizlerin kendimize sürekli çeki düzen vermememiz ve haddimizi bilmemiz gerektiğini ve ancak tövbe, istiğfar edip yani hatamızı kabul edip arınıp temizlenmeye yol bulabileceğimizi bize hatırlatır.

Adem'in hatırası dışında her hal ve şartta ve hatta Allah'a karşı bile kendisine toz kondurmayan ve hatayı hep diğerinde arayan İblisin anlayışı vardır. Ve bu anlayış uyum değil fakat çatışma, kardeşlik değil fakat düşmanlık, diğerkamlık değil fakat bencillik, merhamet değil fakat kin ve affetme değil fakat intikam peşinde koşma sonuç olarak da insan için arınma değil fakat kirlenme getirecektir.

Bu bağlamda Kıblenin Kudüs'ten Mekke'ye değiştirilmesi de “ilim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı” diyerek ifade buyuran Hz. Ali'nin işaret ettiği hakikat üzere ayrıntıya boğulmuş ve bu ayrıntılar arasında kaybolmuş olan Adem'den bu yana seçkinlerce taşınan mesajın, özü olan Adem'in hatırasına yani köklerine geri dönüşünü ifade ettiği şeklinde anlaşılabilir.

Elbette Adem'in bu hatırasını bütün benliklerine kadar hisseden ve onu teyit eden insanların kuracakları hayat ile bu hatıraya sırtını dönerek İblis'in ardınca yürüyenlerin kuracakları hayat aynı olmayacaktır. Çünkü her iki insan tipinin hayatı kavrayışı birbirinden çok farklı olacağı için yaşarken karşılaşacakları sorunlara bulacakları çözümler de haliyle çok farklı olacaktır. Ve doğru çözümleri ancak Allah'ın ölümsüz mesajından “alarak ilhamı” Adem'in ardı sıra yürüyüp “arınanlar” bulabilecektir.

Bu Hz. Adem'den Hz. Muhammed Mustafa'ya uğruna peygamberlin gönderildiği, salihlerin pek çok sıkıntıya ve zorluğa göğüs gerdiği hakikatte bu çözümlerin sonucu ortaya çıkacak pratikte somutlaşacaktır. Ve gerçekte İslami pratik ile gerek kör cahili gerekse mesajın ayrıntıya boğulmasıyla yozlaştırılmış pratik arasındaki fark “nasıl bakarsanız öyle görürsünüz, nasıl görürseniz öyle yaşarsınız” Nebevi buyruğunda ifade edildiği gibi bu bakış farkından kaynaklanmaktadır.


Şu halde bizler için Adem'in ve onun ardı sıra yürüyen seçkin nebilerin hatırasına sahip çıkmak ve bu hatıra üzerine bir hayat tesis etmekten başka bir şey olmadığını bilerek, bu yolda en büyük cihad alanı olan kendi kalbimizin derinliklerinden, yeryüzünde yaşanarak somutlaşan hayatın tüm alanlarına kadar mücadele etmekten başka bir çıkar yol yoktur.

Ne mutlu onlara ki bu bilinçle dirilir ve bu bilinçle doğrulurlar.

Bookmark and Share

0 yorum:

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce