RSS
email

ALLAH’IN KÖLESİ VE ELÇİSİ*

İnsanoğlunun bir önderi, rehberi bir “örnek insan”ı algılama hususundaki en büyük engeli yine kendisidir zira çoğu kere önder, rehber, kılavuz edindiğini iddia ettiği kimseleri oldukları gibi değil de kendi arzularının izdüşümü olacak şekilde zihninde idealize ettiği şekilde algılar. Bu kısır döngüden kurtulabilmek oldukça güç olmakla birlikte imkansız da değildir.



Bu kısır döngüden kurtuluşun yollarından biri ayette “kendini kınayan nefs” ifadesiyle işaret edilmiş olan yoldur. İnsan ancak bu şekilde rehbere atfettiği özelliklerden hangisinin gerçekten o rehberden kaynaklandığını neyinse kendi gizlediği aruzlarının, örtülü ideallerinin tecellisi olduğunu anlayabilir ve böylece o rehberi daha iyi anlayıp kendini bu anlayış üzere daha iyi konumlandırabilir.


Bu bağlamda biz Müslümanların biricik rehberleri, önderleri, kılavuzları Hz. Muhammed’dir (s.) ve O’nu doğru bir şekilde anlamak ve bu anlayış üzerine kendi hayatımızı yeniden şekillendirmek biz Müslümanlar için olmazsa olmazdır. Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.) kendisini tanıttığı şekilde nasıl bilebileceğimize geçmeden önce nasıl bilmememiz gerektiğine değinmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamberin “sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz” mealindeki buyruğu hasebiyle bir Peygamberi nasıl bilmememiz gerektiği hususunda bizden önceki toplumları oluşturanlardan öncelikle Beni İsrail sonra da Hıristiyanların peygamber algılarına göz atmak faydalı olacaktır.



Beni İsrail için peygamberlerin temelde iki rolü vardır: Peygamberler Beni İsrail için “örnek alınacak ve kendilerine bakılarak tavır, davranış ve duruşlar düzenlenecek örnek insanlar” olmaktan ziyade toplumsal, siyasi önderlerdir ve bu vasıflarıyla üst irade olan Allah ile iletişimi sağlamakla ve pazarlıkları yürütmekle de görevlidirler. Bu sebepten dolayı sürekli olarak “Rabbine sor, Rabbine de, Rabbin ve sen” gibi ifadeler kullanmakta ve kendilerini bu iletişimde üçüncü şahıs gibi görmektedirler.



Hıristiyanların peygamber algılayışları çok karmaşık ve çarpıktır. Onlar Hz. İsa’yı bir peygamber olarak algılamaz, O’nu Babanın (Tanrının) oğlu veya yeryüzüne inmiş şekli olarak görürler. Bu haliyle artık onu örnek almak biz günahkar ölümlüler için söz konusu bile değildir zira bu algılayışa göre O yüce tahtında oturan insan üstü bir varlık bizse günaha gömülmüş ve kurtulması mümkün olmayan ölümlülerizdir. Ama neyse ki O bazı seçkinlerle iletişim kurmuş ve onlar aracılığıyla bize mesajlar göndermiştir ve bu mesajların temelini de İsa’yı (a.s) bir örnek, bir rehber edinme gereği değil de İsa’ya (a.s) tanrısal bir varlık olarak tapma gereği tesis etmektedir. Bu yanılsamada Hz. İsa’nın yozlaşmış Yahudi toplumuna Mesihliğini kanıtlamak için doğumu öncesinden dünyadaki son anına kadar mucizeler göstermesinin ve bunun daha sonradan Hıristiyan olan Yahudi dışı putperest toplumlardaki tanrı tiplemeleriyle örtüşmesinin (zira putperest bir zihin bu mucizeler karşısında çok tabi bir şekilde “bunu yapsa yapsa ancak bir tanrı yapabilir” diye düşünür) elbet bir rolü vardır ama yine de asıl sorun “parmağın işaret ettiğine değil de parmağa bakanların kendilerindedir”.



Her iki örnekte de görüldüğü üzere asıl vurgu peygamberlerin “insanların kendilerine çeki düzen vermek için örnek alacakları örnek kişilikler” olduklarından ziyade, bireyle çok fazla ilgisi olmayan toplumsal kişilikler olduğunadır.



Bu algılayışların İslam toplumlarındaki temsilcileri de bu kadar bariz olmasa da benzer algılayışları ortaya koymuş ve Hz. Muhammed’in (s.) duruşu, tavrı ve davranışları örnek alınarak insanların tüm duruş, tavır ve davranışlarının düzenleneceği örnek kurtuluş rehberi olma özelliğinden ziyade ya O’nun toplumsal rolüne yada manevi makamına vurgu yapmışlardır.



Onu bir kurtuluş rehberi olarak görmekten ziyade bir toplumsal lider yada bir çeşit sultan gibi görenlere göre O’nun mücadelesi, 20. yüzyılında bolca görüldüğü şekilde bir ideolojinin şekillendirdiği iktidar mücadelesi halini almış ve attığı her adım buna göre yorumlanmıştır. Oysa O ne uzlaşılması mümkün olmayan devrimci bir lider ne de hedefine varmak için kullanmayacağı adam ve imkan olmayan pragmatist bir liderdi. O asla vazgeçemeyeceği ilkeleri (hak ve adalet) olan bununla birlikte bu ilkelerde uzlaştıktan sonra insanları ila Müslüman olmaya zorlamayan karizmatik bir insandı. Bu bağlamda ne O’nun çevresindeki hak hukuk bilmez vicdansızlar O’na reddettiği “liderlik, kadın veya parayı” teklif ederken O’na “biz seni olduğun gibi kabul ediyoruz” dediler, ne de O çevresindeki hak hukuk bilmez vicdansızlarla yürüttüğü çatışmasını sadece müşrik veya başka dine mensup diye hak hukuk gözetenleri veya temel haklara saygı gösterenleri de içine alacak şekilde genişletti. Çünkü O’nun sistemle olan çatışması temelde birbirinden farksız olanlar arasında vuku bulan zoraki bir iktidar mücadelesi değil ama hayata taban tabana zıt noktalardan bakan dolayısıyla adalet ve zulüm kavramlarını tamamen farklı görenlerin ve bu görüş uyarınca hayat tesis etme mücadelesi verenlerin kaçınılmaz çatışmasıydı ve asıl çatışma aracı da kılıçlardan ziyade ortaya koyulan yaşam pratikleriydi.



Bunun en güzel örneği Müslümanların Yesrib’e hicretlerinin hemen ardından Peygamber Efendimizin Ensar ve Muhacir Müslümanları temsilen Yesrib toplumunu oluşturan müşrikler, Yahudiler ve diğer toplum üyeleriyle akdettiği Medine vesikası ve bunun sonucunda ortaya koyduğu pratiktir. Bu pratik uyarınca Hz. Peygamber Mekkeli müşriklerle çatıştığı halde Medine’deki müşriklerle çatışmamış, fikir mücadelesinin de ötesinde ortaya koyduğu dürüst, temiz ve asil pratiğiyle onların gerçekleri kavramalarının yolunu açmıştır. Yine Hudeybiye’de müşriklerle asıl derdinin onları yok etmek değil de sadece kendilerini oldukları gibi kabul ettirmek olduğunu ispatlamış ve Mekke’nin fethi sonrası kendiliğinden Müslüman olanlar dışında Mekkelileri Müslüman olmaya teşvik etmiş ama asla zorlamamıştır, zira O’nun getirdiği şeyin ve ortaya koyduğu pratiğin doğruluğundan ve “hakkın batılı yok edeceğinden” hiçbir şüphesi yoktu ve kendisi bu pratik karşısında vicdan sahibi herkesin er yada geç gerçeği göreceğinin bilincindeydi. Bununla birlikte O’nun insan suretiyle dolaşan vicdansızların hatırı sayılı bir miktarda bulunduğu ve bunların da sadece demirin gücünden anladığının bilincinde olmadığı tabi ki düşünülemezdi. Bunlarla zamana ve zemine göre dürüstçe ve gerektiği şekilde elbette mücadele etti.



Onu bir kurtuluş Rehberi olarak görmekten ziyade Hz. İsa (a.s) O’nun getirdiğinden başka bir şey getirmemişken Hıristiyanların İsa algılayışlarıyla yarıştıran ve tabiri caiz ise “İsa bunu yaptıysa Muhammed ne yapmaz” mantığıyla O’nu olmadık şekillere sokanlar da O’nu insan olmaktan çıkarıp başka bir hale ve dolayısıyla insanlar için örnek alınamaz bir şekle soktular. Oysa “yeryüzünde sakin sakin dolaşan melekler” yoktu ki peygamber de bir melek ve insan dışı başka bir varlık olsundu. Bu algılayışa sahip olanlara göre O milletin anlayamayacak olması sebebiyle söyleyecek olduklarının ancak bir kısmını söyledi ve sırlarını kimilerine göre Hz. Ali’ye kimilerine göre Hz. Ebu bekir’e bildirdi ve böylece göçüp gitti. Diğer sözleri ise hakikati kavrayamayanların günlük işlerini idare edecek sözlerdi.



Bu “giz” merakı gerçekte insanın en önde gelen meraklarından biridir ve bu merak sebebiyle insanlar insanlık tarih boyunca nice masallar, efsaneler uydurmuşlardır. Bu düşünce erbabının bu şekilde düşünmesinin temelinde yatan asıl düşünce de hakikatin bu kadar yalın bu kadar basit bu kadar aşikar olamayacak oluşudur. Bu düşünceye göre hakikat karmaşık, esrarengiz vs. olmalıdır ki herkes anlayamasın ve böylece bir cazibe noktası oluşsun. Oysa kanaatimce genel olarak insanların anlayamadığı ve kabul edemediği ve kaldıramadığı tek şey hakikatin bu kadar yalın, bu kadar açık ve bu kadar basit oluşudur. Ve bu sebepten dolayı Hz. Ali “ilim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttı” buyurmuştur.



Bu basit hakikat de Hz.Peygamber’in(s.) ağzından dökülen “ben Allah’ın kölesi ve elçisiyim” sözünde ifade edilmiştir. Burada “kul” kelimesini özellikle kullanmadım çünkü “kul” kelimesi asıl anlamı olan “köle”den iyice ayrılmış ve kendisine bir mistik hava katılmıştır. Oysa Hz. Peygamber bunu en yalın haliyle kastetmiş ve böylece ifade etmiştir. O insanları asla özgür olmaya da çağırmamıştır zira yaşamak için hava solumaya, su içmeye ve yemek yemeye muhtaç olan bir varlık için “özgür” olmak ancak bir yanılsamadır. O insanları kimin köleliğini yaptıklarını idrak etmeye ve diğerlerinin efendiliklerini reddedip yalnız Allah’ın kölesi olarak kendilerini kurtarmaya çağırmıştır.



Bu hakikat uyarınca O, Allah’ın insanlara mesajlarını ileten elçisi olmanın ötesinde ve öncesinde bizzat bu mesajın yaşan numunesi olarak Allah’ın “azat kabul etmez” sadık bir kölesiydi ve bu köleliği ancak O’nun yarattığı diğer varlıklara özellikle de insanlara hizmet ederek yerine getirebileceğinin bilincindeydi. Gerek sıradan bir birey olarak gerekse toplumun lideri olarak ortaya koyduğu tüm pratikleri de bu köleliği hakkıyla ifa edip efendisinin rızasını kazanmaya matuf hareketlerdi. O insanların gözünü bu hakikate açmak için bütün hayatını ve servetini harcamış, ve ömürleri kendilerinin efendi oldukları izlenimi vermeye çalışmakla geçtiği için O’nun “kralın çıplak olduğunu” vurgulayan bu çağrısını hazmedemeyenlerin nice eziyetlerine göğüs germiştir. Bir köle olarak efendisinin rızasını kazanmak için eline geleni adeta saçmış, cebinde para varken asla uyumamış, bu yolda harcadıklarını kar, elinde tuttuklarını kayıp bilmiş ve insanlara efendilerine nasıl daha iyi kölelik yapabileceklerini bu şekilde göstermeye çalışmıştır. O’na sahip çıkarak ashabı olma şerefine erenlerden kimi daha çok, kimi daha az bir şekilde de olsa bu hakikati idrak etmiş ve O’nun önderliğinde hep beraber tesis ettikleri hayatı devam ettirmeye gayret ederek insanlığa yeni bir soluk getiren kurtuluş reçetesi sunmuş ve Atlas okyanusundan Çin seddine “dileyen kullara kul olmaktan kurtulup yalnız Allah’a kul olsun” diye gâh yürümüş gâh at koşturmuşlar ve bu uğurda gâh göz yaşı, gâh ter, gâh kan dökmüşlerdir.



Özgür olmak”, “birey olmak”, “kendin olmak gibi modern balonların havalarda uçuştuğu çağımızda muhtaç olduğumuz temel kavrayış, Hz. Peygamberin ve O’nun ashabının hayatlarıyla ortaya koydukları bu kölelik kavrayışıdır. Ve ortaya koymamız gereken yegane mücadele de bu “kölelik” kavrayışı temelinde, kendilerinin efendi oldukları izlenimi vermek için yapmadıklarını bırakmayan diğer “kölelerden” tamamen farklı bir hayat tesis etme mücadelesi olmalıdır zira O’nun pratiği bize göstermiştir ki İslam “kültürel” olmaktan ziyade “pratik” bir olgudur ve hakikat Allah’a sözün güzeli ulaşır, onu da övgüye layık pratikler ulaştırırayetinin tecellisidir.



Sözün sonu da O’na, O’nun Ehli Beytine, âline, ashabına, etbaına sonsuz salât ve selâm’dır!

* Bu yazı daha önce Umran dergisinde yayınlanmıştır.



Bookmark and Share

0 yorum:

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce