RSS
email

Bu da Süleyman'ın hikayesi...

Bu hikaye aslında sadece süleymanın hikayesi değil, Salmanların, Caharların, Aslanların, Zelimhanların, Şamillerin yani Kafkas dağlarının gözü pek, başı dik, onurlu, yiğit insanlarının yani Çeçenlerin hikayesi.

Kafkas insanlarının çoğunda olduğu üzere özgürlüklerine düşkün, boyunduruk kabul etmeyen, biraz kaba biraz hoyrat ama kendilerine saygı gösterildiğinde uyumlu, fedakar ve misafirperver insanlardır Çeçenler.

Bu insanlar kendilerine boyunduruk takmak isteyenlere karşı Timur'un önünde yaptıkları gibi bütün erkek ve kadınları kılıçtan geçirilene kadar direnmiş ve böylece dizleri üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi tercih edeceklerini gelmiş ve geçmiş tüm insanlığa ispat etmişlerdi.

Osmanlı onlara temel olarak otonomi vererek karşılıklı iş birliği yapmış ve Petronun takipçilerine karşı onlardan destek almış ama gerilerken onları Petronun takipçileriyle yapayalnız karşı karşıya bırakmış ve onlar da kendilerine boyunduruk takmak isteyen Ruslara karşı bütün güçleriyle direnmişlerdi.

Bu direniş Bolşeviklerin iktidarına kadar devam etmişti. Bolşevik devrimiyle daha önce Çardan kaçarken kendilerine sığınan ve Çara karşı himaye ettikleri Bolşeviklerin halkların kardeşçe yaşamaları vaatlerine inanmak istemişlerdi. Ve kendileriyle işbirliği içine girmişlerdi. Fakat insanlar konuşurken hep başka şey söyler ama hep başka şeyleri murat ederlerdi. Ve maalesef Bolşeviklerde bunun istisnası değillerdi.

Onlara halkların kardeşçe, adaletle, eşit bir şekilde yaşayacaklarını vaat etmişlerdi. Ama iş uygulamaya gelince önceki Petronun takipçilerinin yaptığı gibi işi Rus hegemonyasına dönüştürmüşlerdi. Aslında toplumu yönetirken toplumsal bir gruba sırtını dayayıp onlara imtiyazlar verip diğerlerini parçalara ayırmak ve ezmek Firavundan bu yana uygulana gelen en kolay ve dolayısıyla pratik yönetim şekliydi.

Değil miydi ki Musa 40 günlüğüne dağa çıktığında Musa'nın sözde destekçileri hemen eski gelenekleri ayağa kaldırmaya çalışmışlardı. Oysa onlar o gelenek atında inim inim inlemiş ve o gelenekten kaçmışlardı.

Bolşeviklerin bu tavrı karşısında Çeçenler Bolşeviklere destek vermedi. Ve bunun karşılığını kudretli Stalin'in emri uyarınca 1945'de bir kış sabahı yük vagonlarına bindirilerek Sibirya ve Orta Asya'ya sürgün edilerek almışlardı. 1957'de geri döndüklerinde 750 bin olan nüfusları artık 450 bin civarıydı.

Ve yerleri yurtları hep Ruslarca, Osetlerce isgal edilmiş, mezarları sökülmüş, onlara ait olanlar yok edilmişti. Ama Kafkasyanın bu mücaldeleci insanları yılmadılar önce işgal edenlerden yerlerini yurtlarını geri almışlardı.

Yeniden ait oldukları topraklara dönmüşler ve adeta küllerinden yeniden doğmuşlardı. Süleyman'da bu geri dönüşten sonra bu topraklarda doğdu. Biraz haşarı bir çocuktu. Ve haşarılığı aslında onun keskin zekasından kaynaklanmaktaydı.

Derken yıllar yılları kovaladı. Süleyman 20'li yaşlarındaydı ve Sovyetler'de artık Glastnost ve Prestroyka söylemleri yükselmeye başlamıştı. Zira her şeyin uzmanları tarafından yapılması gerektiği ve böylece her şeyin yolunda gideceği düşüncesinden kaynaklanan teknisyenler sisteminin, itici güç olan ve kapitalizmin de üzerinde yükseldiği “girişimci ruh” tahriki olmadan işlemesi mümkün değildi ve artık tıkanmıştı.

Komünist parti bazı değişimler yaparak “kömür işçisine sabun” temin etmenin yolunu bulmaya çalışıyordu. Zira yukarıda dendiği gibi sistem tıkanmıştı. Ve itici güç kalmayınca bilgi harekete neden olmuyordu.

Aslında başta yapmaları gereken girişimci ruhu öldürmek değildi. Ama kapitalizm gibi onu tamamen kontrolsüzde bırakmak hiç değildi. Gereken sadece onu kontrol altında tutmaktı. Zira onu öldürmek ne kadar tehlikeliyse kontrolsüz bırakmakta o kadar tehlikeliydi.

Bu değişim rüzgarı ilk Azerbaycanı vurdu. Azeriler anayasal haklarını kullanarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi ki karşılarında Kızıl Orduyu temsilen 12 tank ve bir miktar asker görmüşlerdi. Henüz Kızılordu efsanesi çok tazeydi. Ve ona karşı direnecek gücü kendilerinde görememişlerdi. Bu aslında çökmekte olanın bir refleksi son bir çırpınışıydı. Ama artık çok geçti. Zira bunun ardından bütün bağlı Cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Aslında bunda pek de sorun yoktu zira yeni Cumhurbaşkanlarının hepsi eski KGB ajanlarıydı.

Bu süreç içinde kapitalist dünyadan da tonlarca dolar eski Sovyet Cumhuriyetlerine akmaktaydı. Zira hesap yapan bir tek Komünist Parti değildi. Dünya değişiyordu ve herkes oradan daha fazlasını koparmaya çalışıyordu.

Bu paralardan Çeçenistan da payına düşeni fazlasıyla almıştı. Öyle ki Çeçenistan'da tüm Rusya'dan daha fazla lüks araba vardı. Ve Grozni'den dünyanın her yerine uçaklar kalkmaktaydı. Dışarıdan sadece para gelmiyordu içten içe Çeçenlerde zaten olan bağımsızlık fikirleri tahrik edildikçe ediliyordu. Aslında bu fikri asıl ateşleyenlerin Çeçenlerin bağımsızlıklarıyla pek ilgilendikleri yoktu. Onlar başka hesapların peşindeydi. Rusya'yı sıkıştırmak ve mümkünse bütün Kafkasya'yı değilse petrol zengini Güney Kafkasya'yı Rusya'dan koparmak istiyorlardı.

Paralarla birlikte gazlarda arttı. Ki Çeçenler zaten bağımsızlıklarına düşkün insanlardı. Ve tarihleri kendilerine boyunduruk takmaya çalışanlarla son dönemde de özellikle Petronun takipçileriyle savaşmakla geçmişti.

Lider sorununu da kendisine Estonya'da yönetime müdahale etmesi istenince karara direnen efsanevi general ve lider Cahar Dudayev ile aşmışlardı. Aslında talepleri haklı ve anayasal bir talepti. Zira cari anayasaya göre nüfusu bir milyonu geçen bağlı Cumhuriyetler kendi kaderlerini tayin hakkına sahipti.

Cahar öncülüğünde Çeçenistan 1991 yılında referanduma gitti ve %90'ın üzerinde bağımsızlık kararı çıktı. Petronun takipçileri buna müsaade etmeyeceklerini ifade etmişlerdi. Buna karşı Cahar Ruslarla dost komşular olarak yaşamak istediklerini vurguladı. Ama Petronun takipçileri dost komşu değil eskiden olduğu gibi teba istiyorlardı.

Bu arada Cahar'ın emriyle resimdeki sürgün anıtı ülkenin dört bir yanındaki sökülen mezar taşları toplanarak yapmış ve üzerine “Ağlamayacağız, Sarsılmayacağız ve Unutmayacağız” yazılmıştı.

Evet ağlamayacaklardı zira acılar karşısında ağlamak insanı rahatlatırdı. Ve onun ders almasını ve hayatını ona göre yönlendirmesini engellerdi. Sarsılmayacaklardı zira insanlar tarih boyunca hep böyle vahşetler yapmışlardı ve sarsılmak yanında insanın cesaretini yok ederdi. Ve unutmayacaklardı zira insan unutursa unuttukları hep tekrar etmek zorunda kalırdı. Hep “aynı delikten ısırılırdı”.

Derken Petronun takipçileri Çeçenlerin tüm görüşme taleplerine rağmen 1994 yılı sonlarında Rus genel kurmay başkanı Başkanları Yeltsinden Çeçenlere boyun eğdirmek için bir hafta süre istedi başkan Yeltsin ona on gün verdi.

Aslında onlar bu halleriyle içlerinden çıkan büyük bilge Lev Nikolayeviç Tolstoy'un değil güç sarhoşluğuna düşmüş Petronun yolunu yürüyorlardı. Halbuki Tolstoy onların yüz akıydı ve onlara erdemin yolunu gösteriyordu. Ama güç tutkusu onları çoktan sarhoş etmişti. Ve artık Çeçen topraklarındalardı.

Bunun üzerine Cahar “müslümanca yaşamanın imkanının olmadığı yerde müslümanca ölmenin elbet bir yolu vardır” dedi ve direniş ateşini yaktı.

Ve Petro'nun takipçileri 80 bin kişilik bir orduyla özgürlük talebini susturmaya girişti. Kendilerini karşılayansa sadece 1500 yiğitti. Ve Petro'nun takipçileri ancak 1 ay sonra ve yaklaşık 300 bin kişiyle Grozni kapılarına gelebilmişti.

Ve Aralık ayının o soğuk günlerinde Rus ordusu Grozni kapılarındaydı. Karşılarında sadece 1500 yiğit vardı. Oysa Petro'nun takipçilerinin 1500'den fazla sadece tankları vardı. Rakam size çok mu abartılı geldi? Ama aynen öyleydi. Petro'nun takipçileri bu kadar askeri ve tankı görünce Çeçenlerin korkup kaçacaklarını zannetmişlerdi. Oysa O yiğitler asla kaçmadı!

Yiğitler önce saatlerce Petro'nun takipçilerini Grozni kapılarında durdurdu. Sonra mühimmatları azalınca şehre çekildi. Onların ardından Petro'nun takipçileri operasyon için geceyi beklemeye başladı. Gece olunca bütün seçkin Rus komandoları hani şu alfa timleri, deniz anfibi, hava indirme, özel timler ve daha niceleriyle Grozniye saldırmışlardı. Niyetleri o gece bütün direnişi kırmak ve Çeçenistanı teslim almaktı. Ama Çeçenler gelenlerin onlar olduğunu bilmiyorlardı ki özel bir karşılama yapsınlardı. Ve o gece boyunca Grozni noel ağacı gibi yandı.

Sabah olduğunda darbe vurmaya gelenler çok ağır darbe yemişler ve Rusya 5000 üzerinde kayıp vermişti. Sadece o gece 300 tank ateşe atışmış konserve kutusu gibi yanmıştı. Elbette Çeçen yiğitler de bir çok şehit vermişlerdi. Ama o gece 300 bin kişilik özeliyle geneliyle Rus birlikleri Grozni'ye girememişlerdi. Girenleri de çıkamamıştı.

Süleyman da Cahar gibi, Salman gibi, Aslan gibi, Hamzat gibi, Şamil gibi ve daha niceleri gibi o gecenin kahramanlarındandı. Henüz 20 li yaşlardaydı ama Rus Savunma Bakanı onun için “Çeçen Canavar” diyordu. Oysa O asla canavar değildi. O korksa bile korkusunun kendisini esir etmesine asla müsaade etmeyecek karakterde, sorumluluğunun bilincinde onurlu ve her zaman başı dik bir müslüman ve bir Çeçen Yiğidiydi.

Yiğitler karşısında tutunamayanlar aynen kendilerinden önceki ve sonraki VAHŞİLER gibi kadın, çocuk, yaşlı sivilleri hedef almışlardı. Zira böyle yaparak yiğitleri savaşmaktan vazgeçirmek istemişlerdi. Oysa yiğitler teslim olurlarsa bütün ümidin yok olacağını çok iyi biliyorlardı. Ve bu sivil katliamının sonucu 1 milyonluk ülkede 200 bin sivil hayatını kaybedecekti.

Çatışmalar 2 ay daha sürdü sonra Çeçenler taktik olarak Grozniyi geri dönmek üzere boşaltmıştı. Petro'nun takipçileri fark etmişti ki bütün saldırıları karşısında sarsılmadan duran Cahar durdukça Çeçen direnişini kırmaları mümkün değildi. Ama Cahar'a ulaşmakta hiç de kolay değildi.

Derken Petronun takipçileri Cahar'a dost bildiklerinin eliyle dolaylı yollardan ulaşmışlardı. Aslında dostları ona kötülük olsun diye o telefonu ulaştırmamıştı. Belkide bu sayede çok daha kolay iletişim kursun istemişlerdi. Ama Cahar'ın yeri bununla tespit edildi ve kendisi şehit edildi.

Bu Çeçenleri kızdırmış ve Rusları daha da zor durumda bırakmıştı. Derken Çeçenler Grozni'ye 3000 kişi ile yeniden girdi. Tutunamayacağını anlayanlar Grozniden çekildi ve Çeçenlerle anlaşma imzalamaya mecbur kaldı.

Anlaşmaya göre Rusya Çeçenistan'a saldırmayacak ve 2000 yılında yapacağı referandum ile kendi kaderini kendi belirleyecekti.

Gerçekte Petro'nun takipçilerinin referandumu yaptırmaya hiç niyetleri yoktu. Ve ateşkesi zaman kazanmak için fırsat bilmişlerdi. Ve bu süre içinde Çeçenler içindeki ayrımları derinleştirecek şekilde politikalar yürütmüşlerdi. Artık Cahar gibi bir toparlayıcı lider de yoktu ki Çeçenleri bu ayrışmalar ve bölünmeler karşısında bir arada tutsundu.

Özellikle savaş sonrası kamp için dışardan gelen sözde mücahitler ve savaşta asla savaşmadıkları halde hava yapma ve başkalarına tahakküm etme derdinde olanlar da bu ayrışmalarda etkin olmuşlardı. Ve yeni Çeçen yönetimi de bunları kontrol altına alamamıştı. Artık zemin hazırdı. Her şeyden önce Çeçenler eskisi gibi birlik değildi. Ve her şeyden önce karizmatik liderleri Cahar da yoktu.

2000 yılına yaklaşırken referandum öncesi Petro'nun takipçileri ne yapıp edip Çeçenistan'a müdahale etmeli ve ayrılmalarını engellemeliydi. İlk önce Moskova'nın mümtaz semtlerinde apartmanlar havaya uçurulmaya başlandı. Ve suç olaydan haberi olmayan Çeçenlere yıkıldı. Oysa daha sonra ortaya çıkacaktı ki bunları gizli servis Çeçenistan'a müdahaleye zemin hazırlamak ve Rusları Çeçenlere karşı kışkırtmak için yapmıştı. Ve zaten Çeçenler niçin böyle bir şey yapsındı zira bir adım sonrası onlar için zaten bağımsızlıktı.

Çeçenler bu şuçlamaları reddetti. Ama Rusya durmadı. Dağıstan'da kargaşa çıkardı ve Çeçen Yiğitleri müdahaleye zorlamak için Dağıstanlı gruplara baskı yaptı onlarda ajitasyon ve demogojilerle Çeçenlerden yardım istiyorlardı. Demogoji ve ajitasyonlar öyle bir hal aldı ki bu demogojiden etkilenen tecrübesiz gençlerden müteşekkil bir grup yiğit kendilerini olaya müdahale etmekten alı koyamadı. Zaten Rusya'nın beklediği de bundan başkası değildi.

Çeçen Devlet başkanının karşı bütün açıklamalarına rağmen tanklarıyla, uçaklarıyla, füzeleriyle Vahşiler yeniden Çeçenistan'daydı. Yeniden sivillerin üzerine ateş olup yağmışlardı. İkinci savaş esnasında da yaklaşık 100 bin sivil can verecekti.

İşte Süleyman bu sırada Argun'daydı ve geçecek vahşileri bekliyordu. İlk önce saatlerce süren bombardımanın bitmesini beklemişlerdi. Bombardıman bitince karşılarında 100-150 bin kişilik Rus ordusunu bulmuşlardı. Biraz korkmuşlardı ama korkularına asla teslim olmamışlardı. Çekinmeden görevlerini yapmışlar, silahlarına sarılmışlar ve direnişi başlatmışlardı.

Çatışmanın doruğa çıktığı bir andaydı. Karşıdan gelen bir roket Süleymanı sıyırdı. O dev bedeniyle Süleyman yere yığılmıştı. Çevresindekiler bir taraftan saldırıyı püskürtmeye çalışıyorlar diğer taraftanda Süleyman'a müdahale etmeye çalışıyorlardı.

Derken bilinçsiz bir şekilde o dev bedeniyle ayağa kalktı ve düşmana karşı tüfeğinde kalanları boşaltmaya başladı. Bu arada yakınına düşen bir başka roket onu 3-4 metre uzağa savurmuştu. Ve artık gözünü açtığında Gürcistandaydı.

Daha önce Ermeni doktorların Rusya ile işbirliği içinde Çeçen mücahitleri öldürdüğünü duymuştu. Bu yüzden yanındakilerden kendisini müslüman veya güvenilir bildiği Türkiye'ye götürmelerini istedi. Burada defalarca ameliyat oldu. Niyeti geri dönüp mücadeleye kaldığı yerden devam etmekti. Ama artık bu onun için hiçte mümkün değildi.

Ama o kendini zafere ve vatanına geri dönmeye o kadar şartlamıştı ki burada kalmaya ve yerleşmeye hiç niyetlenmedi. Ve kendisine başta çokça gelen yardımlardan burada iş tutmak için hiç ayırmadı. Geleni diğerleriyle paylaştı.

Ama zaman geçtikçe Çeçenistan'da durum daha da kötüleşiyor ve dönüş umutları azalıyordu. Zira devler anlaşmıştı. Herkes istediğini koparmıştı. Kimi Bakü-Cehyan boru hattını sonrada Nabucco'yu almıştı. Kimi Çeçenistanı ve tüm kuzey Kafkasyanın kontrolünü. Kimi Gürcistan ve Azerbaycanın kontrolünü ve gelirini almıştı. Artık bu mazlumların haliyle niye ilgilensinlerdi.

Zaten onlar önceden verilen sözlerinde ne önemi olabilirdi. Bildiğiniz gibi ikiyüzlülerin temel felsefesi “dün dündü, bugün de bugündü”. İşler Süleyman için gün geçtikçe daha da zorlaştı. Yardımlar yavaş yavaş azalmaya başladı. Ama hala ayakta durabilecek kadar yardım yapılmaktaydı.

Yardım yapanlar ise ya sadece yüreklerini rahatlatmak için ya da devlet öyle istedi diye yapıyorlardı. Yoksa Süleymanların durumu için ciddi bir çözüm üreten yoktu. Sadece geçici yardımlarla yetinilmekteydi. Çözüm üretilmemesi ister istemez çözümsüzlüğü getirirdi.

Her ne kadar onlara sahip çıktıklarını iddia edenlerin ekonomik durumları gelişse de artık onlar eski onlar değildi. Gerçi eskiden de sadece reklamların ve küçük hesapların peşinden koşmuşlardı. Hep büyük laflar söylemişler ama ya hiçbir şey yapmamışlar yada çok küçük işler yapmışlardı. Hep yapamayacakları şeyleri söylemiş ve iş başa düştü mü arazi olmuşlardı.

Oysa yapılması gereken ilk önce onlar hakkında karar vermek ve bu karar doğrultusunda projeler üretmekti. Bunlar geri dönecek miydi yoksa geri dönmeleri mümkün değil miydi? Döneceklerse nasıl döneceklerdi dönmeyeceklerse onların bu toplum ile uyum içinde yaşaması için ne yapılabilirdi? Oysa bu sorulara cevap aramaktan ne kadar uzaklardı. Çünkü çözüm bulmak asalet göstergesiydi. Oysa bu toplum için çözümsüzlük en büyük çözüm demekti.

Peki Çeçenistan'a geri gitseler ne olacaktı? Niçin doğdukları, büyüdükleri ve korumak için en zorlu düşmanlarla mücadele ettikleri ve can verdikleri, kanlarını döktükleri topraklara geri dönemiyorlardı?

Biliyorlardı ki vatan belledikleri o topraklara geri dönselerdi onlara rahat yüzü yoktu. Onlara eski defterler kapandı artık her şey bitti, bundan sonra kendi işinize bakın kimse demeyecekti. Ama onlara ya bizim katil sürümüze dahil olacaksınız ve istediğimize silah çekeceksiniz ta ki sizinle işimiz bitene kadar ya da hemen öleceksiniz diyeceklerdi.

Ve sessiz sedasız pek çoğu ortadan kaldırılacaktı. Ya bir yol kenarında ya da ormanın derinliklerinde bir yerine atılacaklardı. Oysa bu sahip çıktığı iddiasındakilerin de artık pek umurunda değildi. Onlar istediklerini almışlardı ve artık onları taşımak istemiyor ve onların sorumluluklarını çekmek istemiyorlardı.

Durum onlar için o kadar vahimdi ki pek çok kez “artık benim için bugünden sonrası yok” diyen Süleyman “burada yaşamak orada yaşamaktan çok daha zor” diyecek olmuştu. Zira hayat devam ediyordu ve hayatı devam ettirmek için ve ayakları üzerinde durmak için paraya ihtiyaçları vardı oysa para kazanacakları yollar hep tıkalıydı. Buna sahip çıktığı iddiasındakilerin duyarsılıkları da eklenince hayat iyice dayanılmaz bir hal almıştı.

Zira hayat Süleyman için devam etmekteydi. Ve hayat zorluklarla dolu olarak yaratılmıştı. Ve insan için imtihan yüklüydü. Fakat imtihan sadece Süleyman için geçerli değildi ve sadece onun için devam etmiyordu.

Kiminin nasibinde parayla imtihan vardı. Ve onu nasıl kullandığından sorulurdu. Kiminin nasibinde mevki ve makam vardı. Kiminin nasibine ise fakirlik düşerdi. Kimininkine ise hastalıklar. Her birimiz farklı şekillerde ama hep sözümüze sadakat gösterip göstermeyeceğimiz konusunda imtihan edilir dururduk.

Hastaya sabır, mevki ve makam sahibine çözüm bulmak ve hizmet etmek düşerken zengine paylaşmak, fakire tahammül ve çaba göstermek düşerdi. Önemli olan bunun idrakinde olmak ve kendi görevini yapmaktı!

Şu halde imtihanının idrakinde olan ve onun gereğini yerine getirenlere ne mutlu!

Bookmark and Share

8 yorum:

kazım dedi ki...

Vaybe Süleyman kardeşin hikayesini azçok biliyordum ama genelinde okuyunca uzaklara bir gittim. her zamanki gibi iyi bir yazı çıkartmışsın ortaya. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" bunu çok iyi biliyoruz her müslüman gibi. "müminler kardeştir" bunuda adımız gibi biliyoruz. Sorumluluk üzerimize düşen yapabildiğimizi yapmaksa bu yazı bakış açımızı dahada netleştirecektir. Selametle.

muhittin dedi ki...

abi emeğine sağlık paylaştıkların için teşekkürler baştan sona bir yazı beklerken bir hayat bir yaşam uzak olduğumuz bir şeyle karşılaştım etkilenmemek elde değil tekrar teşekkürler ALLAH herkesin yardımcısı olsun..

AmaTT dedi ki...

İlginiz için teşekkür ederim. Bence de çok ilginç ve ibret dolu bir hayat. Benim filimlerde gördüğüm şeyleri yaşamış fakat yılmamış insanların hayatı.

Ve muhakkak ki herbirimiz kendi şartlarımızda kendi imtahanlarımızı yaşamaktayız fakat imtahanlarımız bir birinden bağımsız birbiriyle alakasız olgular olmayıp bir biriyle iç içe girmiş hatta bir birine bağlı olgular.

Yani benim imtahanım sizin ve Süleymanın imtahanıyla iç içe ve etkileşim içinde. Kendi imtahanımın sonucu da benim size ve Süleymana karşı ortaya koyduğum tutumlarımla doğrudan alakalı. Ve bize düşen bunun idrakinde olup gereğince hareket etmek.

serosoft dedi ki...

Konuyu her yönü ile ele almak bu olsa gerek(ünlem)

Olaya o kadar objektif yaklaşmışsın ki; "abi Çeçenistana olan destekten bahsetmeyecek misin?" diye düşünürken diğer paragrafta konuya lüks arabalar ile açıklık getirmişsin.

Onlar için bir imtihan bizler için de ibret almamız gereken olaylar zinciri...

Ağladık sarsıldık ama unutmayalım ve biz de onlar kadar dirençli olalım inşaALLAH.

selam ve muhabbetle,

AmaTT dedi ki...

İnşaAllah.

Resat dedi ki...

Lehler ya da Polonyalilar Ruslari hic sevmezler..Alman isgalinden sizi kurtaracagiz daha fena kotuluk yapmislardir.Ne hikmetse ugruna asker gonderip sehitler verdigimiz Lehler bizide pek sevmezler.Ruslar Cecen komutanlari nasil katlettiklerini hepimiz biliyoruz.Ama kimsenin sesi cikmiyor nedense...
İsine gelenler "aydın" isine gelmeyenler " sozde aydin".Isine gelenler miliyetci gelmeyenler fasist.Insanlar islerine veya cikarina nasil geliyorsa..

Solcu ve Sosyalistlere de,catmasam olmaz.:)Kafadan ve rafadan:) solcu olacaksin ,bikere solcu degilsen hayatta aydin olamazsin.Arabesk falan hayatta dinleme ki, klasik muzik en fazla sezen aksu, hele bide yurtdisin dan, diploman varsa sen aydin olmussun haberin yok!!!

Onlar gibi yapinca birileri tarafindan bize milliyetci, ırkcı, soytari yakistirmasinda bu-lu-nu-la-cak-lar.Irkci o-la-ca-giz, kafatasci o-la-ca-giz.


Kisaca;Riyakar ve iki yuzlu insanlara sinir oluyorum..

Paylasim icin tesekkurler...

Resat dedi ki...

Özgürlük Rüzgarı The Wind That Shakes The Barley,HUNGER,Kanlı Pazar,12 Angry Men(12 kizgin adam).BU FILMLERI MUTLAKA IZLEYIN..
Konuyu suraya bagliyacagim;Bir Ulke,baska bir ulkeyi istila edicek.Sesin cikmiyacak cikarsa.Dunya'ya sizi TERORIST diye ilan edicekler.Dunya da buna boyunegicek ne guzel degil mi?

İrlandanın bağımsızlığı için mücadele eden katolik örgüt.
İngiliz işgalinin yüzyıllardır sürdüğü adada irlandalıların milli kimliği kalmamıştır hatta kendi dillerini dahi unutmuşlar ve kendi aralarında dahi ingilizce konuşmaktadırlar.
Milli bir kimlik olarak mezhep ortaya çıkmıştır. Hristiyan aleminin hemen tümünde olduğu gibi alt gelir grubunu oluşturan katoliklerin desteklediği bir örgüttür ira, karşıtları yok değil her sene Belfastta protestanların düzenlediği orange yürüşüyünde olaylar çıkar.
Cranberriesin zombie şarkısında zombi denilen bir ingiliz subayıdır. irlandalı çocuğu öldürmüştür.İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA-Irish Republican Army)

“Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak nasıl cıkar karanlıklar aydınlığa” Nazım Hikmet

Filmdeki mücadele bana Nazım Hikmet‘in bu sözlerini hatırlatmıştı. Son zamanlarda filmler konusunda isabetli davranıyorum sanırım. Bunu bu filmle de bir kez daha görmüş oldum.

AmaTT dedi ki...

Öncelikle ilgin için çok teşekkür ederim Reşat kardeşim.

Sebe suresinde Belkısın dilinden de ifade edildiği yabancılar bir yere girdiklerinde altları üst üstleri alt yaparlar ve toplum bir hercümerc yaşar.

Çeçen kardeşlerimiz de bunu yaşadı maalesef.

Ama bence onları asıl yıkan düşman bildiklerinin zulümleri değil, dost bildiklerinin ihanet ve vurdum duymazlıklarıdır.

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce