RSS
email

Pers Prensi ...

Tanıdın mı Pers Prensini? Hani dedelerinden biri Sasani İmparatoru olanı? Hani kendisi bir babanın tek oğlu olanı? Ve ailesinin üzerine titreyip durduğunu? Ya bildin mi onun arayışını? Ateşgedelerin mabedinde tutuşturduğu ateşi bağrından çıkardığını? Ve bağrını yakanın o ateşlerden çok daha güçlü olduğunu? Ya hakikate dokunduğunda acı bir tercihle karşı karşıya kaldığını? Ve hakikate talip olup yurdunu terk ettiğinde neleri ardında bıraktığını?

Ve bıraktıklarının bugün bizim için ne değerler ifade ettiğini? Ve herkesin, kendi dedeleriyle kıyaslanamayacak dedelerinden bahsedip öğündükleri bir mecliste ben İslamın oğluyum diyerek atalarla öğünmenin bir anlamı olmadığını vurguladığını? Halbuki onların hiçbirinin dedesi onun dedelerinden herhangi birinin huzuruna binbir zahmetten sonra eğilmeden ve saygı göstermeden giremezlerdi. Ama bunun hakikat karşısında ne önemi vardı? Onun bu tutumu karşısında Pak O'na “benim Ehli Beytimdendir” buyurdu. Ve bununla O da o en kutlu halkaya dahil oldu.

Evet bildiniz bahsettiğimiz Sasani İmparatoru Behnüzan'ın torunlarından Sasani Prensi Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz ya da O Pak'ın ona verdiği ismiyle Salman ul'Hayr veya en bilinen adıyla Salman-i Farisi'ydi.

O günün “Medeni” dünyasında soylular yönetici hatta İmparator olabilirlerdi ve O da o soylulardan biriydi. Soylu aileye mensup kimseler nasıl bir eğitimden geçerlerse O da onların hepsinden geçmişti. Askeri taktikleri de bilirdi yönetimin inceliklerinide. Ki bunu daha sonra gerek Hendeğin kazıldığı Ahzap günü gerekse İran'ın fethinde gösterecekti. Ama O'nun derdi bunların çok ötesinde ve üstündeydi. O'nun bağrını yakan Mecusilerin “aydınlığın, bilginin, adaletin” sembolü olarak yaktıkları ateş değil hakikatin esrarının tutuşturduğu ateşti.

Kendi denkleri kendi konumlarını sağlamlaştıracak faaliyetler kovalarken ve ittifaklar peşinde koşarken, O'nun daha üst düzey bir yönetici hatta İmparator olmak gibi bir sevdası yoktu. Zira O bütün benliği ve samimiyetiyle “hakikat” üzerinde odaklanmıştı. Aslında dindar bir Mecusi de sayılırdı ama dinlarlığı ruhsuzca kuru kurallar bütününe sıkı sıkıya sahip olmanın çok ötesinde hakikat arayışından kaynaklanmaktaydı.

Ve bir gün babasının yönettiği kasabanın çarşısında gezerken hayatının kırılmasını yaşadı. Çarşıda bir Hristiyan bilge ile karşılaştı sonra tartıştı. Bilgenin dilinde “insanı insan olmaya çağıran” Mesihin (Hrist) mesajı vardı ve kendisi de bu mesajın yetkin bir taşıyıcısıydı. Aslında mesaj tohum gibiydi sadece Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olan mübit kalplerde en mükemmel şekilde boy atabilir hayat bulabilirdi. Ve Bilgenin hali Maheb'i büyüledi. Aradığı şeyi hiç bu kadar yalın ve yakın görmemiş ve hissetmemişti. Mecusilikte de bu mesajın izleri vardı ama bu asli mesaj pek çok seramoni ve ritüellerin arkasında görünemez hale gelmiş ve kaybolmuştu.

Derken O bilgeye “bende” olmaya karar verdi. Oysa kendisinin önünde eğilen pek çok bendesi vardı. Ve kendisi ailesinin gözdesiydi. Değil O bilgeye bende olması evden uzaklaşmasına bile tahammülleri yoktu. Aslında kendiside ailesine çok düşkündü. Dünyada en çok sevdiği kimseler onlardı. Ama hakikat tutkusu herşeyin üstündeydi. Ve o bilgenin ardınca evi ve evin ona sunduğu bütün imtiyazları terk etti.

Artık ipekli sırmalı elbiseler giymeyecekti ve kimse onun önünde eğilmeyecek ve ona hizmet etmeyecekti. Ama o manen bilgenin önünde eğildi ve sadık bir bendesi olarak ona hizmeti şeref bildi. Öğrendiği veya öğrenmeye heveslendiği şeyler zannedildiği gibi çok az kimsenin bildiği insanı uçuran şeyler değildi. Zaten insana uçsun diye kanatlar değil yol yürüsün diye ayaklar verilmişti. Öğrendikleri yönetimi ele geçirmesine yarayacak gizli bilgiler de değildi ki O zaten o hevesleri hep ardında bırakmıştı.

Hocasıyla Eskişehir, Sivrihisar, Kapadokya dahil pek çok yeri gezmişlerdi. Erdeme yani gerçek bir insan olmaya yol yürürken bilge hocası sayılı günlerini tamamlamak üzereydi. Kendini yollar ortasında iz bilmez halde görüp hocasına “şimdi ben ne yapacağım?” dedi. Hocası “artık bizim meşrebimizden pek kimse kalmadı ama zamanın sahibinin zuhru yakındır ve o Yesribe hicret edecektir sana oraya gitmeni tavsiye ederim” dedi. Son sorusu “Onu nasıl tanıyacağım” olmuştu. Ölüm döşeğindeki bilgenin cevabı “ona sadaka verirsen alır yemez dağıtır, hediye verirsen alır hem kendi yer hemde dağıtır” oldu. Artık yolu belli olmuştu. Hocasının ölümünden sonra önce Şam'a gitti. Şam'da Yesribe giden bir kervancıyla kendisini Yesribe götürmesi için anlaştı.

Kervancı Sasanilerin o günün dünysasındaki gücü ve onun Sasani kökenli olması sebebiyle ilk önce tereddüt ettiysede, onun paspal ve münzevi halinden güç alarak yolda onu köle olarak satacağını ilan etti ve bağlattı. Maheb durdu ve belkide gülümseyerek “kader veya sevgilinin cilvesi” dedi. Ve böylece herkesin önünde eğildiği prenslikten herkesin önünde eğilmek zorunda olan köleliğe gelmişti.

Derken kervancı onu Yesrib'de bir Yahudiye sattı. Ve O herhalde hayatında en çok buna sevinmişti. Zira Allah böylece Onu menziline erdirdi. Artık O'nun için bekleyiş başlamıştı. Dilini doğru dürüst bilmediği bu topluma yavaş yavaş alıştı. Ve derken Mekke'de açan gülün kokuları Yesribi de sarmaya başladı. Yesrib'den 12 kişi kendisine biat etmiş ve Zamanın sahibi Mus'ab'ı Yesriblilere “hakikati” anlatsın diye göndermişti.

Duydukları Hocasının sözünü teyit ediyordu ama henüz O'nu görmemişti. Derken Zamanın Sahibinin Yesribin 1,5 km batısındaki Kuba'ya geldiğini duydu. Efendisi olan Yahudiden Onu görmek için izin istedi. O kadar tutkuluydu ki adam karşı koyamadı. Ve O eline iki avuç hurma alarak Kuba'nın yolunu tuttu.

Kuba'ya vardığında O'nun olduğu mescide vardı. Şöyle bir baktı, aslında gördüğünü gönlü yalanlamadı ama hocasının son işareti de yerini bulsun istedi. Ve O Pak'ın önüne bir avuç hurma koydu. Pak “bu nedir?” diye sordu. O “bu benim sana sadakamdır” dedi. Pak aynen Hocasının dediği gibi aldı ve etrafındakilere dağıttı. Belki de o anda sevincinden havaya fırlayacaktı ama kendini tuttu, zira son işarette yerine gelsin istedi. Ve O Pak'ın önüne bir avuç daha hurma koydu. Pak “bu nedir?” diye sordu. O “bu benim sana hediyemdir” dedi. Ve aynen Hocasının dediği gibi O Pak o hurmadan hem kendi yedi hem de etrafındakilere dağıttı. Artık sevincinden adeta havaya uçmuştu.

Adeta O'nu tasdik etmek için “ötelerden koşarak gelmişti”. Nihayet Hocasını, Zamanın Sahibini bulmuştu. Onun yanında olacak onunla yaşayacak ve gerekirse onunla ölecekti. Ama arada kölelik engeli vardı. Bir zaman sonra Pak'a “ya Rasulullah her zaman sizinle birlikte olmak istiyorum ama bu kölelik yüzünden sizden ayrı kalıyorum” dedi.

Pak para topladı ve parayı Ali'ye verdi ve “git Salmanı getir” dedi. Ali Yahudinin yanına vardı ve Salmanı almak istediklerini söyledi. Yahudi Salman karşılığında normalin 10 katı para istedi ve Ali tereddütsüz istenen parayı ona verdi. Yahudi onlar giderken arkadan “O aslında verdiğinin onda biri ederdi” deyince Ali Yahudiye “Vallahi bizden istediğinin 10 katını da isteyecek olsaydın sana onu verecektik” dedi.

Ensar ile Muhaciri kardeş yapan Zamanın Sahibi Onu da Ebu Derda ile kardeş kıldı. Artık O da bütün benliğiyle Pak'ın dizinin dibindeydi. Buraya varabilmek için neleri terk etmişti, kimleri çiğnemişti ama acısını bağrına gömmüş ve bir kez dönüp ardına bakmamıştı.

Derken “insanlar onlara düşmanlarınız size karşı ordu topladılar” dediklerinde, O kendilerinin kuşatmaya uğrayacak şehrin etrafında hendek kazman gibi bir taktiklerinin olduğunu ifade etti. Muhtemelen kendisi hiç daha önce hendek kazmak zorunda olunan bir ortamda bulunmamıştı. Ama yönetici aile mensuplarına her tür savaş taktikleri öğretilirdi ve onlarda bunu çok iyi bilirdi.

Derken hendekte en canhıraş çalışan da yine kendisiydi. Öyleki hiç kimse Salmanı paylaşamıyordu. Herkes “Salman bizdendir” diyordu. Bunun üzerine Pak şöyle buyurdu “Salman ul'Hayr benim Ehli Beytimdendir”. Bu Salmana yeterdi ve O'nun için herşeye değerdi.

Daha sonra Hz. Peygamber pek çok konuda Salman'a danışırdı zira o zeki ve birikimliydi ve herşeyin ötesinde çok samimi ve içtendi. Sadece O'nunla hiç hanımlarının yanına uğramadan bazen sabahlara kadar sohbet ederdi. Ve birbirleriyle sobhet etmeye doyamazlardı.

Bir gün Pak'a sahip çıkarak sahabesi olma şerefine erenler mescidde toplanmışlar muhabbet ediyorlardı. Derken söz dönüp dolaşıp ataları saymaya ve onların yaptıklarıyla övünmeye varmıştı. Herkes saydı saydı sıra Salmana geldiğinde O “ben Salman bin İslam'ım” yani İslamın oğlu Salmanım dedi. Bununla kendisi için tek meşruiyet kaynağının İslam olduğunu bunun ötesinde hiçbir meşruiyet kaynağını tanımadığını ifade etmiş oldu. Oysa O, orada bulananlar içinde ataları en itibarlı olan ve onların yaptıklarıyla övünmeye en layık olandı.

Bunu duyan Rasul “muhakkak ki Salman benim Ehli Beytimdendir” buyurdu. Hatta bu olaydan sonra içlerinde Ömerinde bulunduğu pek çok sahabe bir süre kendilerini “İslamın oğlu” olarak tanımladı.

Yine birgün mescidde oturmuş arkadaşlarıyla sohbet ederken "Dostu" mescide girdi, sonra ellerini Onun omuzuna koyarak "imanı süreyya yıldızına koysalar bunlardan bir toplum mutlaka gider ve onu oradan alır" buyurdu.

Bir gün Pak'a kendisinin daha önce birlikte olduğu erdemli ama Pak'a tabi olmamış kimselerin akibetini sordu. Onların sonu ne olacaktı Allah bu soruya bizzat vahiyle yanıt verdi. Ve cevap "Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sabiilerden Allaha ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenlere korku yoktur onlar mahzunda olmayacaklardır" ayetindeydi.

Derken Zamanın Sahinin vuslat vakti yaklaştı. Refiki alaya vuslatı sonrası oluşan kısa süreli kargaşada O kendi gibi o toplumda çok ciddi bir kökü bulunmayan fakat Rasülün gözdelerinden olan Bilal gibi önceden de oluğu üzere hep Ali'ye yakın durdu. Ama Ali gibi Onlarda diğerlerine gerektiğinde destek vermekten geri durmadılar.

Ve İran seferinde O da “ayyaş” Nuayman (R.A.) ile birlikte ordudaydı. Orduya fillerin olduğu bir orduya karşı nasıl savaşılması gerektiğini hep O öğretti ve İran'ın baş kenti Medain'e ilk girenlerdendi.

Ve O hakikat uğruna terk ettiği şehirlere şimdi "dileyen kullara kulluktan kurtulup yanlız Allah'a kul olsun diye" hakikat ile birlikte geri gelmişti. Bir süre onlara valilikte yaptı. Hatta bu esnada Arapça bilmedikleri için namazda okuyacakları sureleri bilmeyenler için Fatiha ve birkaç sureyi Farsça'ya çevirdi ve böylece okumalarını söyledi.

O valiyken gelen vali aylığını fakire fukaraya dağıtır kendi yaptığı çömleklerden kazandığıyla günlük iaşesini temin ederdi. Kralların adeti olduğu üzere arkasından yürüyenlere “bu sizin için iyi benim için kötü bir şey, böyle yapmayınız” derdi. Evet onlar için iyiydi zira böylece onların nefisleri kırılırdı ama arkasından yürünen için kötüydü zira bu onun nefsini kabartırdı.

Ve bu, biz müslümanların hiç kimse karşısında eğilmeyişmizin de asıl nedeniydi. Biz başkasının karşısında bizi alçalttığı için eğilmezlik etmezdik ama karşıdakinin nefsini kabartmamak ve haddi aşmasına neden olmamak için kimsenin önünde eğilmemeyi bir adet edinmiştik.

Yine Valiliği esnasında asiller gibi ipekli değilde sıradan şeyler giydiği için kendisiyle dalga geçen çocuklara gülmseyerek “bunlar önemsiz şeylerdir asıl önemli olan Allah katında olandır” derdi. Ve sürekli olarak Dostum bize “bu dünyada bir yolcu gibi olun derdi biz bu mal ve mülkler sebebiyle bir yolcu gibi olamadık” derdi. Ve bu mal mülkten kastı ise bir iki parça eşyadan başka bir şey değildi.

Zaten bütün kökleşmiş kurumlarıyla ayakta duran bu muhteşem medeniyetin çocukları, ancak bu büyük medeniyetlerinin de üzerine kurulu olduğu ve bir zamanlar Maheb'ide cezbeden ve ancak "aşk" ile beslenebilen bu kadar büyük bir sadelik ve insan merkezli idrakin önünde manen diz çökebilir ve teslim olabilirlerdi.

Salman valilikten alındıktan sonra da Medain'de yaşayıp halkına hakikati öğretmeye devam etti. Ve Havzın başında “Dostuyla” buluşmak üzere Medain'de suretler alemine gözlerini kapayıp hakikat alemine gözlerini açtı. Zaten bütün ömrünü de o ana hazırlanacak şekilde yaşamış ve o ana hazırlanabilmek adına hayatın bütün çalkantılarına göğüs germişti.



Her tür fantastik kaygıların ötesinde hikmetle sadelik dolu hakikate yürüme gayretinde olanlara ne mutlu!

Ve yine Hakikati bulma bilgeliğine, ona tabi olma isteğine ve onu başarma gücüne sahip olanlara ne mutlu!

Bookmark and Share

6 yorum:

Adsız dedi ki...

eferim :)

gökhan dedi ki...

Merhaba Abi.Geçmişteki hakikat örneklerini zihnimizde canlandırmaya devam ettiğin için teşekkürler.
Salmanı farisi'yi efendimizin gözünde kıymetli kılan
"Sultan olmaya çalışmaktansa
Kul olmanın gereğini"
peygamberimizle tanışmadan önce kavramasıymış bu yazıdan anladığım.
Ama o aşk dolu prens de herkes gibi O'ndan öğrenmiş
Kul olmanın ne demek olduğunu.
Bizimde
"Sultan olmaya çalışmaktansa
Kul olmanın gereğini ve
kul olmanın ne demek olduğunu"
O'ndan hakkıyla öğrenebilmemiz duasıyla..

Mustafa Çelebi dedi ki...

***Zaten insana uçsun diye kanatlar değil yol yürüsün diye ayaklar verilmişti.

***kader veya sevgilinin cilvesi

***“Salman ul'Hayr benim Ehli Beytimdendir”. Bu Salmana yeterdi ve O'nun için herşeye değerdi.

***Ve O hakikat uğruna terk ettiği şehirlere şimdi hakikat ile birlikte geri gelmişti.

***“bu dünyada bir yolcu gibi olun derdi biz bu mal ve mülkler sebebiyle bir yolcu gibi olamadık”

ALLAH razı olsun Ahmet abi.
Selam ve muhabbetle,

AmaTT dedi ki...

Herşeyden önce ilginiz için çok teşekkür ederim. Allah sizden de razı olsun.

Yunusun dediği gibi:
"ilim almak manisi ibret almaktır ancak" ibret alanlardan olmayı Allah bize nasip etsin.

kazım dedi ki...

Ey gidi Salman Farisi ne mutlu sana ve senin gibi yol yürüyenlere. Aşk . Eline sağlık Ahmet abi. Bizi aldın götürdün Salmanın yanına, yoldaş ettin çilesine, salmanla anlattın bu kez. Bir sonraki kimdir kimi işlersin bilmem ama Musab'a götür bizi. Aslında sahabeler herbiri tek tek işlenecek birer ders gibi.

Allahumme salli ala seyyidina Muhammmedun ve ala ali muhammed.

Selametle.

AmaTT dedi ki...

Kazım kardeşim elbette Mus'ab'ın hikayesini de yazacağım ama ne zaman ben de bilmiyorum biraz demlensin onu da yazarım :)...

Yorum Gönder

Genel ahlak kuralları dahilinde istediğiniz şekilde eleştiri ve yorum yapmakta özgürsünüz!

 
Bu blog BloggerV.com üyesidir.
Related Posts with Thumbnails
Clicky Web Analytics

Düşünce